Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

DEVLER, İLAHLAR VE BİZ

nazar erişkin

Ne tanıdık bir acı. Bu kez deprem değil yangın… Ama ihmal, görmezden gelme, denetim eksikliği, göz yumma ve güce dayanma ile bu yazı yazılırken 79’u bulan can kaybı… Yine bir GRAND ÖLÜM… Üzerine denebilecek çok şey varken tek şey diyerek belki de bitirmek gerek: Coğrafya farklı ama hikaye ve gidişat ortak. Yani tıpkı yolda, otelde, oturduğu kafede, bindiği trende bulduğu gibi Türkiye halkını bu talihsiz ölümler; gelip bizi de buluyor… Yollarda, yeni doğan yoğun bakım servisinde, bacasına filtre takılmayan santralin zehrinden, inşaat tepesinde ya da iş makinesi başında ölüyoruz aslında biz de. Nüfusa oranlarsak yangın faciasındaki can kaybı ile bizde iş sağlığı ve güvenliği noksanları nedeniyle meydana gelen ölümleri, iddia ediyorum yüzdeliği daha yüksektir. Tabii rakamlar, veri ve istatistik konularında fakir ülkemizde bu tezi size kanıtlamam pek mümkün değil.

 

Peki Ne Yapacağız?

Tıpkı 6 Şubat sonrası bizdeki yapı stokunun depreme dayanıklılığı konusunun gündeme gelmesi gibi yangın konusunda da derhal denetlemeler yapılması için ses çıkarmalıyız. Tabii depreme hazırlık çalışmaları kaynak sıkıntısı nedeniyle yarım kalmıştı. Yangın konusunda da benzer bir durumun yaşanması elbette ki işten bile olmaz!

Ancak, Cumhuriyet Meclisi’ndeki tüm vekillerin, hem kamu binalarında hem de belli bir katın ve yaşayan sayısının üzerinde binalardaki yangın önleyici, uyarıcı ve söndürücü tüm unsular için mevcut yasalar çerçevesinde gerekli adımların atılması, varsa eksiklerin giderilip hayata geçirilmesi için hükümeti çalıştırmasını bekliyorum. Bugün inşaatlar yapılıp pazarlanırken kullanılan “süper lüx pethouse” vb. söylemler kulağa hoş geliyor olsa da, bu evleri alan ya da alacak olanlar, bir yangın durumunda itfaiyenin yüksek katlara uzanacak aksamı olmadığını bilmek zorundadır diye düşünüyorum.

Başka bir soru: Yakın geçmişte bir yangın tecrübesi atlatan Burhan Nalbantoğlu Devlet Hastanesi’nde hemen bugün bir teftiş yapılsa, sağlıkta “amiral gemisi” konumundaki binanın bu teftişten geçebileceğini hangimiz düşünebiliriz?

Kimse kusura bakmasın avuç içi kadar memlekette yolunda gitmiyorsa doğru dürüst bir şey, maalesef aynı tedirginliği yaşar vaziyete geliyoruz biz de Türkiye’deki niceleriyle. Konu ister gıda güvenliği olsun ister sağlık, ister yollardaki durum olsun ister eğitim maalesef otoriteye duyulan güvensizlik, bu güzelim ülkeyi her gün biraz daha yaşanmaz kılarken; mevcut durumun değişebilmesi adına atılabilecek en minik adımı dahi destekliyorum.

O nedenledir ki, fazla anlam yüklediğimden ya da gözümde büyüttüğümden değil elbet ama her ne olursa bugünkünden kötü olmayacağını düşünerek, en ufak bir ihtimalinin bile bu küçük adacıktaki çözümün; her hal ve koşulda destekleyicisiyim.

 

Şimdi de “Tatarcı” oldum!

Kolaya kaçmak isteyenler, meslek hayatım boyunca hep bir yere konumlandırdılar. Bir zaman doğduğum yere göre bir şey dediler, baktılar o olmadı bu kez falan partiden oldum onlara göre. E eleştirilecek bir şey yaptığında ona da aynı tepkiyi veriyorum, bu kez dış mihraklar dendi, falanca güç, filanca grup adına çalıştığım söylene söylene bugünlere geldik şükür. Hayatta en nefret ettiğim şey sanırım genellenmek. Çok kolaya kaçmak gibi geliyor. Takip edenleriniz biliyor; en ufak bir diyalog, çözüm kımıldanması ve bebek adımını bile destekler vaziyetteyim uzunca zamandır Kıbrıs konusunda çünkü maalesef öyle bir hal aldı ki, bir bataklık zemini gibi, kapılınca bir yanımız yuttukça yutuyor bu sistemimsi yapı. Üstelik biri koşsa yardıma onu da içine çekiyor. Zaten bizde bu örnek pek az görünüyor zira çoğu da düşerken kaldırmaya değil; arkadan itmeye bakıyor. Adına umutsuzluk deyin ya da koy vermişlik bilmem de; “bir cacık olmaz” ruh hali uzun zamandır en çok da bugün basiretsiz ama iş başında olan ne varsa onun işine geliyor.

Bir süredir etrafımızda olanı biteni takip etmeye anlamaya çalışıyoruz malum. Suriye ile başlayan, Gazze’de ateşkes ile devam eden sürecin Trump’ın göreve gelmesiyle nereye evirileceğini göreceğiz. Ucunun Doğu Akdeniz’e de dokunması muhtemel gelişmeler yaşanırken, elbette adadaki diyalogsuz sürecin; çerçevesi ne olursa olsun diyaloğa evirilmesini desteklemek gerek kanısındayım. Şimdi ben bunları söyleyip yazıp çizince, eski film yeniden vizyona girdi, bu kez beni “Tatarcı” gösterdi. İşin komiği, Kıbrıs Sorunu hakkında sağ cenahtan gelen bildik eleştirilerden de payımı her zaman olduğu gibi alıyorum zaten. Anlayacağınız bu kez her iki tarafta da hoşa gitmiyorum.

Neticede mesleğimiz bu ve sorumluluğumuz kimseyi memnun etmek üzerine değil. Elbet olanı olduğu gibi ama kendi süzgecimizden de geçirip sözümüze kulak verenlerle paylaşırız. Herkesin hoşuna gitmek gibi bir kaygısı da korkusu da olmamalı habercinin yaptığı işten. Dolayısıyla payımıza düşenle yola devam ederiz. Ancak siyaset yapıcıların, karar üretenlerin, politika belirleyip masalar kurup bozanların bu adanın her bir bireyine karşı sorumluluğu büyük. Toplumsal olaylar nedeniyle neredeyse her ailede bir travma, kuşaklar boyu aktarılan güvensiz tekinsiz ve olmamış bu yarım halin çözümü artık mümkün kılınmalı. Ama iş birliği ile parça parça ama bütünlüklü bir çözüm için bebek adımları deyin adına orasını bilmem fakat bu saatten sonra ilahlar mı tepişir, devler mi güreşir bilmem… Çözün artık şu meseleyi…