Ulus Baker, çok da tanımadığımız/ tanıyamadığımız bir yurttaşımız.
1960 yılında Lefkoşa’da doğmuş, ODTÜ’de sosyoloji eğitimi almış ve kendini inanılması zor bir süreçten geçirerek genç yaşta kendi alanında “filozof” olarak nitelendirilecek bir aşamaya gelmiş. Başta kendi üniversitesi olmak üzere çeşitli üniversitelerde felsefe, sosyoloji, sinema ve müzik alanlarında dersler vermiş. Kendine özgü araştırmaları ile yazılmış çok sayıda kitabı, tamamlanmış ya da yarım kalmış makaleleri, söyleşileri entelektüel kesimde ses getirmiş. 2007 yılında 47 yaşında olduğu halde böbrek ve kalp yetmezliğinden ölmüş.
Geçtiğimiz Perşembe akşamı sevenleri, hayranları ve akrabaları Lefkoşa’da Ulus’un 9’ncu ölüm yıldönümünde bir araya gelerek O’nu bir kere daha anmaya ve anlamaya çalıştılar. O’ndan yaadettiler. O’nun yaratıcı yaşamına saygı gereği, anma toplantısında Kıbrıslı Türk Şair Tamer Öncül’ün sunduğu bildiriyi ve yaşamı boyunca ender arkadaşlarından birisi olmayı başaran Tanıl Bora’nın Ulus’un ölümü üzerine 2007 yılında yazdığı makaleyi yayınlıyoruz.
Ulus, her neredeysen…
Tanıl Bora
Ulus Baker hakkında, ardından konuşuyor olmanın kederli idrakiyle konuşmak, onun kaybını kabullenmek, ne zor. Oysa beklemiyor olamazdık bunu, pekâlâ bekliyor olmamız gerektiğini itiraf etmeliyiz kendimize.
Az değil, şöyle böyle bir on yıldır durumu adım adım vahimleşiyordu.
Vahim kelimesini sever, anlamını genişleterek, bazen de evcilleştirerek kullanırdı Ulus. Sıradan bir kötülüğe vahim diyebilirdi, kikirdeyerek. Onun vahameti evcilleştiren diline kandık, koşullarının aşama aşama ağırlaşan normallerine alıştık, alışmaya rıza gösterdik.
Onun iradesiz, neredeyse tümüyle kendisiz görünen şeytan tüylü yumuşaklığının ardında, herkesi, hepimizi boyun eğdiren böyle acayip bir irade saklıydı. Sanki mahremi gibi olan varoluşsal bir alana müdahaleye izin vermeyen, acayip bir irade.
Hele sahiden vahimleşmeye başladığı yaklaşık on yıl evveline kadar, gerçekten tamamen kendisiz gibiydi Ulus; selbstlos gibiydi. O da Almancasıyla söylerdi muhtemelen. Bir kendilik hangi dildeyse, o dilde söylerdi… Kendi fizikî varlığını hesaba katmayan, bahse konu etmeyen, sâfî Intellect gibiydi. Kendisinin, fizikî varlığının sorumluluğunu almamasının görünüşü idi bu. Bekasının temel ve ama süflî, süflî ve ama temel gereksinimlerini zımnen etrafına havale ediyordu. (Gereksinimlerin tanımlanmasına ise asla izin vermeden.) Sonraları, bir Intellect’ten ibaret olmadığını dillendirmeye başlamıştı aslında, bir bakıma yardım sinyali veriyordu; ama yardımlara yine tam geçit vermeden. Uzattığı eli tutmaya kalktığınızda, kayıp gidercesine avcunuzdan.
Kamusal bir figür olarak Ulus Baker… Kâmilen bir efsaneydi, değil mi? Medya-aşırı, alternatif bir şöhreti vardı onun. Nâmını işitenler, uzaktan bilenler için, live bir deli-dâhî imgesiydi… Onun hikâyeleri, anektodları bire bin katılarak orada burada anlatılırdı.
Zamanımızın (zamandışı) bir kahramanı…
En yakınındakiler için de, efsane değil miydi biraz? Ulus’un aslında kim olduğunu, nereden gelip nereye gittiğini kim bilirdi, kim biliyor tam olarak? Sırlı biriydi Ulus. O esnadaki durumunun tam ne olduğuna dair rutin müphemliklerin berisinde, geçmişine dair, en yakınındakilere bile tastamam malûm olmayan muammaların brandası geriliydi. Bu-dünyada-olmamaklığının berisinde, o muammalar vardı muhakkak. Ama işte; oralar, herkese yasaktı.

Çok insanı etkiledi, kendine hayran ve âşık bıraktı Ulus. Çok insan bağlandı ona. Çok insan kendini ondan sorumlu hissetti, onun sorumluluğunu hissetti. Etrafında her zaman halka hala genişleyen bir gönüllüler çemberi oldu. En yakınında durup, ona ciddi ciddi mesai adayanlardan, kulağı onun haberlerinde olup da bir ihtiyacını karşılamaya amâde bulunanlara, gıyâbında onun nâmına karalar bağlayanlara kadar. Kim inkâr eder; mihneti az değildi! Ama herkes cân-ı gönülden talip oldu bu mihnete. Kimi süreli, kimi fasılalı, kimi sokurdanarak, onun adına kahrolmanın ilenmesiyle, kimi dervişçe, ses etmeden… Ona muhterem bir kabile büyüğüne, bir ulu ihtiyara ve bir çelimsiz çocuğa siyanet eder gibi, rikkatle bakan bir cemaat bulutu vardı etrafında. Ulus’tan endişe etmeye angaje bir âcizler cemaati.
Ne çok insana öğretmenlik etti. Derli toplu bilgi edevatından ziyade, büyüleyici köşe bucakları, göz kamaştırıcı ters açıları (son zamanlarda görsel bilgiye yoğunlaşmıştı) öğretti, yan bakmayı öğretti.
Ulus Baker mitosunun vazgeçilmez bir unsuru, bildiği onca dildi; Ulus Baker muammasının unsurlarından biri de, bunların hangilerine tam teşekküllü hakim olduğu… Kadim Yahudi ilâhileri de dinledik onun sesinden, Afrika ninnileri de, Rus halk şarkıları da… Bilginin, düşünmenin, tefekkürün ummanına açılmanın şehvetini öğretti Ulus. Bir üniversite, akılla-fikirle-bilgiyle böyle sevişen bir adamı, sırf bu vasfı uğruna, kendi faunası içinde tutabilmeliydi aslında; ama yoktu ki öyle bir fauna…
Yalnızca teknik anlamda öğrencilerden değil, onunla yârenlik eden herkesten, onun sohbet halkalarında bulunan herkesten bahsediyoruz.
Ki, sohbetin kendisi kadar sohbet kelimesini de ne kadar sever, ne kadar sık kullanırdı; konu, mesele, söz, söylem… hepsi sohbetti onun dilinde.
Belirli bir bağlama pek itibar etmeyen Ulus Baker müfredatından okurlar da istifade etti. Onun tarzına uygun bir başlık altında, Aşındırma Denemeleri adıyla kitaplaşan yazıları, yazabileceklerinin küçük bir küsuruydu. Aslında, yazdıklarının da. Muhtelif evlerde, muhtelif arkadaş bilgisayarlarında, muhtelif dillerde “bırakılmış” nice yazı başlangıçları, fragmanları, çeviri parçaları, yorum hamleleri duruyor Ulus’un! (Sanal âlemde gezinen ahkâmını saymıyorum.) Belki de zaten “yazı” kastı taşımayan sesli düşünceler, fikir sohbetleri… Ulus Baker’in şimdi mahrum kaldığımız sözü sohbeti…
Kimselere benzemeyen birisiydi, melek gibi bir arkadaşımızdı. Hâlesi vardı onun. Altındaki adamı da görünmezleştiren bir hâle.
Gittiği yer her neresiyse, hangi dinin cenneti, hangi hiçlik, hangi ebediyetse, orada kendine mahsus bir statüsü olacağı kesin.
Anlayamadıklarımız, yapamadıklarımız, beceremediklerimiz için hakkımızı helâl etsin. Ama asıl, her neresi ise orası, ne olur artık kendine iyi baksın.
Ulus’u Anmak
Tamer Öncül
Ulus Baker ismi, çoğu Kıbrıslı için bir şey ifade etmez. Annesi ve babasının Kıbrıslı olmasının dışında O’nun da Kıbrıs’la ciddi bir bağlantısı yoktur zaten… Aslında Ulus’un bu Dünya ile de pek bağlantısı yoktur… En yakınlarının bile O’nun Dünyası’nı tanıdığını söylemek zor…. Az sayıdaki yakın dostları tarafından (en başta da Tanıl Bora) “bir Efsane; bir dahi-deli imgesi; gizemli bir düşünür; Intellect’ten öte bir bilge, bir mitos” olarak tarif edilmeye çalışılan Ulus’un, dünyayla/dünyevi işlerle alakası olmayan bir dahi olduğu noktasında, hemfikirdir herkes… Geçmişine dair, en yakınındakilere bile ketum davranmasını, kimselere bu konularda tek kelime etmemesini düşündüğümüzde, O’nu yakınen tanımanın olası olmadığını anlamak zor olmaz… Benden yalnızca ikibuçuk ay önce (14 Temmuz 1960) doğan Ulus’la herhangi bir yerde tanıştığımızı hatırlamıyorum…Yazılarını (Birikim ile Toplum ve Bilim dergilerinde) okumaya başladığımda “Kıbrıslı” olduğundan haberdar değildim… Kıbrıs’ın ilk psikiyatristlerinden Dr. Sedat Baker ile evlenen Pembe Marmara’nın (ablası Selma Yusuf Saygın tarafından hazırlanıp; 1986’da Ankara’da basılan) tek şiir kitabından “ULUS” adlı bir çocuğu olduğunu öğrendiğimde, bu çocuğun yazılarını okuduğum Ulus Baker olduğunu düşünmüş ve yanılmamıştım. Babasının 1978’de öldürülmesinin ardından annesini derinden sarsmış; kansere yakalanan annesini de genç sayılabilecek bir yaşta (58) kaybetmişti Ulus… Kendisiyle ilgili o kadar ketum olmasının belki de ana nedeni bu acılardı; kim bilir… ODTÜ sosyoloji bölümü mezunu olan bu “Kıbrıslı Türk sosyolog, yazar, çevirmen ve öğretim üyesi”, Gilles Deleuze ve Baruch Spinoza’dan yaptığı çevirilerle; Birikim ve Toplum ve Bilim dergilerinde (ayrıca bu dergilerde editörlük de yapmıştır), Virgül dergisi ve Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi’nde yazdığı yazılarla adını duyurmuş; ODTÜ, İstanbul Bilgi ve Özgür Üniversite, Ankara Üniversitesi’nde “Sinema tarihi ile sosyoloji dersleri vermiş; sinema eleştirisi, sosyoloji ve felsefe alanlarında birçok çalışma yayınlamıştır. Politik teori, medya ve sinema teorisi konularında da çalışmıştır. 47. yaşına iki gün kala (12 Temmuz 2007) böbrek ve kalp yetmezliğinden kaybettiğimiz Ulus Baker’in “Dünyası’nı anlamanın tek yolu O’nun yazılarını okumak gibi görünse de; bunun hiç de kolay olmadığını görmek için; o yazılardan birini okumak dahi yeter… Ya da, kitaplarının isimlerine bakmak…(Birikim Yayınları’ndan çıkan “Dolaylı Eylem”, “Beyin Ekran”, “Kanaatlerden İmajlara, Duygular Sosyolojisine Doğru”, “Yüzeybilim Fragmanları”, “Aşındırma Denemeleri” ; Kabalcı Yayınevi’nden çıkan “Kant Üzerine Dört Ders”, Spinoza Üzerine On Bir Ders”, Leibniz Üzerine Beş Ders” ve Paragraf yayınları’ndan çıkan “Siyasal Alanın Oluşumu Üzerine Bir Deneme”) Bandista grubu, “Her Şeyin Şarkısı”nda, şu sözlerle anlatıyordu O’nu: “Her şey herkesleşiyordu / Herkes her şeyleşiyordu / Tarih durmadan yazılıyordu / Birden olanlar oldu / Bir kırmızı koltukta yatarken / Ekranda Dziga Vertov dönerken / Psinoza mavladı birden / Şaşkınlık hâsıl oldu /…/ Kadıköy evinde Jaques Brel çalmakta / Temmuz oldu yaz bitti / Hoca kalk haydi / Tayfa Marquiz yolunda…” Ulus, yalnızca tek camlı gözlüğü, dağınık saçları ve kıyafetleriyle değil; yaşam tarzı ve felsefesiyle de tam bir “Uyumsuzluk Timsali”ydi… Akademik yaşamında da “static /dayatmacı” eğitim çizgisine uyum sağlamktan ısrarla kaçınmış; kimselere sunmak için bir CV hazırlamamış; ne sağlığını ne de hayatı ciddiye almıştır… Hiç kuşkusuz ki, bu “uyumsuzluk”un temelinde babasından; ama daha çok da annesinden aldığı genlerin rolü büyüktür.
Dönemdaşı “Çığ’cılar” ya da “Hececi Şairler” diye anılan arkadaşlarının (Nazif Süleyman Ebeoğlu, Hikmet Taşkent, Urkiye Mine Balman, Emine Otan/Engin Gönül) şiir ve kimlik anlayışın dışında durmayı seçen Pembe Marmara (1925-1984); onlardan farklı olarak şiirini şövenizme malzeme etmez… Şiirlerinin çoğunu 1944-1958 yıllarında yazan; ve çoğu kez değişik imzalarla (Gülen Gaye, Lafazan, Fırtına, Meçhul, Nevin Nale) yayınlayan Pembe Marmara, “Çığ”
hareketinin dışında durup; ağırlıklı olarak “Garip” şiirinin etkisinde, sosyal sorunlara parmak basan ironik şiirler yazar.(…Çare yok ki gidişe çep delik / Semih’in keyfi yirmiiki ayar / Cüzdan boş ama / Mide dolu ya! / “Umurunda mı dünya?” Yukarıda sözünü ettiğim kitabın girişindeki şu sözleri onun, şiiri ne kadar yakından takip ettiğinin ve “Garipçiler”e yakınlığının en önemli kanıtıdır: “Şiir bir mana ve his yağmuru halinde ruhumuzu yıkadıkça şiirdir. Şiirde kalıplı veya serbest diye bir ayırım yapmamakla beraber biraz muhafazakarım.
Şiirde his, mana ve akılcılık, müzik ararım.” Bu iki değerli insanımızı; ürettiklerini tanımak, anlamak boynumuzun borcu…
[newsbox style=”nb3″ title=”POLİ 292″ display=”tag” tag=”292″ number_of_posts=”6″ sub_categories=”no” show_more=”no” post_type=”post”]
































