Açık seçik belli oldu: Yunanistan Kıbrıs’ta iki konuda geri adım atmayacak.
Birincisi iki ayrı ve egemen devlete dayalı çözüm.
İkincisi Maraş’ın Türk idaresinde yerleşime açılması..
Şimdi Rum-Yunan tarafına dönüp “zaten başından beridir her şeye karşı çıkıyor çoğu zaman da ne halt yediklerini bilmiyorlardı” deyip bundan sonrası Kıbrıs siyasetimiz için benzer düşüncelerle geçen zamanları “ne zaman çözüm olacak” sorgulamalarında “çözümsüz” geçirmek her halde “Rum ile Yunana” değil, bize zarar verecek ki artık o zararların faturalarını ödeyemeyecek kadar auta düştük!
KALDI ki Rum tarafı ne halt yemek istediğini de bilmektedir, afiyetle yedikleri de ortadadır..
Tutun ki 1800’lerden, yani Osmanlı döneminden beridir Kıbrıs adasına taliptir ve bu talebi (Enosisi) papazlarından papazlarına, nesillerden nesillere vasiyetli miras olarak bırakarak bugünlere geldi!
Dünya değişti ama Rum-Yunan ikilisi değişmedi.
Bu karakteristiğiyle tutun ki bundan sonra da değişmeyecektir.
Şöyle deyim, Rahmetlik pederim barış harekâtını gördüğü için huzur içinde öldüydü. Ölürken bana “be Eşref ben sana söylemezdim bir gün bu Türkiye bu adaya gelecek diye..”
Ve geldiğini gördü ama Kıbrıs Türk halkının Kuzey vatanında “kalebent” olarak kaldığını görmedi. İyi ki de görmedi adam bin defa daha ölürdü! Ki şimdilerde biz evlatları o kalebentliği yaşıyoruz!
***
HAYIR! Ne serzenişte bulunuyorum ne de Türkiye’ye sitemde!
Ancak KKTC’nin hâlâ bir dünya devleti olamaması hâlâ neyse 1974’den önce, 2021 yılında da kaldığı yerden bir santim ileri gidememesi, kendi yurdunun tutsağı olması… Doğrusu kabul edilecek, sineye çekilecek bir tecelli değildir!
Nitekim son günlerde hem medyada hem devlet kademelerindeki çeşitli toplantı ve panellerde “önemli önemsiz-büyük küçük” konuşma ve öneriler hepten Kıbrıs siyasi sorununu da kapsamına alan eleştirilere sahne oluyorlar.. KKTC’nin yapısal kusurları ortalara konurken, artık “yapısal değişimlerin zamanının gelip geçtiği” söyleniyor.
BAZI gazeteci refiklerimiz “İnsanlarımıza umut verecek yeni siyaset anlayışına sahip olmamız gerektiğini” söylüyor ve “milletvekilleri Meclis’te, teknokratlar kabinede olmalılar” diyorlar..
Yani “rejim değişiminin zorunluluğundan” söz ediyorlar..
***
ÖTESİ bazı gazeteci refiklerimiz de Mal Tazmin Komisyonuna dikkati çekerek ve bircik bircik rakamları ortalara sererek yıllardır Rum mülk sahiplerine ödediğimiz büyük miktarlardaki tazminatlardan yakınmaktalar.
Ki bana kalırsa bu adada asıl tazminat alması gereken Güney’den Kuzey’e geçen Türk halkıdır.. Kuzey’de Rum saldırıları nedeniyle mağdur olan Türklerdir. Öte yandan:
***
KURUMLAR OTURMADI: Yani Bakanların yetki, yönetimin ve sorumluluğunda olan devlet daireleri! Müdürlükleri, memurları hatta kapıcıları bile!
Yani devleti çalıştıran dinamolar esamesindeki Planlayan, örgütleyen, denetleyen Bakanlar ve komutalarındaki zevat..
Eğer bu devletten şikâyetçiysek eğer hantal ve merkeziyetçi bürokrasiden yakınıyorsak eğer bütçeleri bile gerektirmeyecek işlerin yıllarca askılarda bekletilmesinden dolayı uğradığımız zararlardan canımız yanıyorsa…
Ve eğer balık baştan kokuyorsa..
O zaman evet Cumhurbaşkanından Bakanalarına, Daire müdürlerinden memurlarına, kapıcılarına kadar bu devleti yeniden revize etmek gerekir.
Gerekirse yıkıp yeniden kurmak! Parlamenter sistemle olmuyorsa “başkanlık sistemine” geçmek. Önce soralım ama: ***
NEDİR DEVLET? Öğrenmek anlamak zorundayız.
Çünkü eğer insanlar sosyal olmayıp bir harmoni içinde yaşamak gereksinimi duymamış olsalardı devlete hiç ihtiyaç kalmayacaktı!
Fakat insanlar artık “ulus toplumlar” mertebesine gelmişlikleriyle sadece devleti değil, hukukunu da yarattılar. Nitekim “devlet” ve “hukuk” olmadan insanın varlığını sürdürmesi mümkün değildir.
YANİ tanınmış devlet olmak isterken bile devletlu oluş rüştümüzü ispat etmek zorundayız.
Hayır! Dışımızdaki insanlara yada ülkelere, örgütlere değil. Önce kendimize…
Oysa biz devletimizden şikâyetçiyiz! Oldu mu ya! ***
TABİ Kİ OLUR! Nitekim ben yazımı yazarken devletin kaderini yüklenen koalisyon hükümeti de kurduğu Ad Hoc Komitesinde ne zaman erken seçim yapılacağını tartışıyordu..
…HİÇ başka işimiz yok. İktidara gelmek için yere göğe sığmayanlar, bir iki ayda mayna edip ya nasıl erken seçime gideceklerinin yada nasıl istifa edeceklerinin hesaplarını yapmaya başlıyorlar.
Böyle devletten, bırakın yurttaşlarının memnuniyetini, semalarında uçan kuşları bile memnun olamaz! ***
KISACA TAKILDIĞIM: (!)
Bir süre önce markete uğradımdı. Tanıdık kasiyere kıza “nasıl, nasıl Rumlar geliyorlar mı” diye sordum. “Geliyorlar” dedikten sonra anlattı:
Dün bir Rum ailesi bir arabacık dolusu eşya aldı. Peynirinden sabununa, yağından şekerine meyvalarından sebzelerine kadar. Kasadan geçirdim Rumca bilmediğim için Türkçe “şu kadar” dedim o da anlamadı ama bana 20 yuro uzatıp eğer yetmezse düşüncesiyle diğer elindeki parayı da gösterdi. Ben “yok, sana üstünden daha para da vereceğim” deyip verdiğimde, adam hayretle gülmeye başladı. İnan amca dedi Türklüğümden utandım! Yani paramız bu kadar mı değersizdir?”
VE düşündüm. Bizi Allah acıdı! Ya maazallah tanınmış devlet olsaydık! Ve de kendimize ait paramız yani darphanemiz hazinemiz olsaydı!
***
İŞTE BİZ BU KADARIZ! Ercan Havaalanına TC’den gelen uçaklarla yabancı uyruklu turistler de gelmekte..
Geçen akşam o yabancı turistlerden birini almaya giden şoför arkadaş anlattı.
“İNANMAYACAKSIN ama işlemleri yapan tek bir kişi vardı! Bazı yolcular bilezikli bazıları test yerine gidecekler ama ne bilgi verici bir yazı ne yön gösteren bir işaret var! Yolcular şaşkın sağa sola bakıyor bir görevli arıyorlar! Arabama aldığım yabancı turist, “hiç olmazsa gideceğimiz yeri gösteren İngilizce bir şeyler yazıp uygun yerlere koysalardı” diyordu.” “Tam bir ilkellik” demez de ne dersiniz?
































