Yazımı yazmak için bilgisayarın başına geçtiğimde geldi haberler… Rum tarafı görüşmelerin başlamasından itibaren sürekli bir ara talebinde bulunuyor…
‘Ya 5’li konferans tarihi ya da harita yok’ noktasına gelince, çark ediyor. 1. Zirvede üzerinde anlaşılan konular tespit edilmiş, harita-konferans aşamasına gelindiği ilan edilmişken, son dakikada, “durun bakalım, diğer konuları halledelim” gibi bir şarta başvuruyor. Türk tarafının bunu yemeyeceğini pekala biliyor. Yaptığı, çöküş olursa, Türk tarafını suçlayacak malzeme yaramak.
Çirkin bir strateji. Yalana entrikaya dayalı.
Taa başından umutlu olmaya çalıştığımı, ama bir türlü o umudu gerçeğe dönüştüremediğimi yazmıştım…
Nitekim Anastasiadis, belki kendisi iyi niyetli, ama iradesi yok, insiyatif kullanacak yetkisi yok, tabanının ve tabii Yunanistan’ın baskısına dayanamıyor…
Belki bunu söylemek için erken ama, eğer bu iş bozulursa, onlar ne derse desin, bozan taraf Rum tarafı olacak… BM de daha önceki açıklamalarına bakarak, bunu şimdiden teyit etmek zorunda.
Bakmayın siz Rum Dışişleri Bakanı Kasulides’in daha şimdiden “Süreç çökerse, tek suçlu Türkiye” laflarına. Kılıf hazırlıyor yine. Zira biliyor ki, sonuçta dedikleri oluyor. Hele de bugünlerde Türkiye ile AB arasında buzlu rüzgarlar eserken, kim kalkıp da kendilerini suçlayacak, o zaman vur abalıya…
Annan planı döneminde düşündüklerimi aynen yine düşünmekteyim.
Herşeyleri var.
Tanınmış bir devletleri, AB üyelikleri, her türlü krize rağmen bizden kat kat zenginlikleri, ufukta görünen doğal gaz boruları… Öyle olunca da, “daha fazlasını, daha fazlasını, daha fazlasını almadan niye evet diyeyim ki” diyor adamlar…
Aslında denklem çok basit. Tarafların gerçekten bir anlaşmaya ihtiyacı olması gerekiyor.
Bizim şu andaki görüşmecimiz, Kıbrıs Türkü adına bu ihtiyacı hissedenlerden.
Onun yerinde bir başkası olsaydı, mesela Eroğlu, zaten iş bu noktalara dahi gelmezdi. Çünkü bizde de bir anlaşmaya hiç ihtiyaç olmadığını düşünen ciddi bir kesim var…
Korkarım, her iki taraf da kendini mecbur hissetmedikçe, geçmişin saplantılarından kurtulamayacak…
Önce ihtiyaç olacak ki, sonra da niyet olsun…
Hala daha yarım yüzyıllık “toprağımı işgal ettin-sen de beni kestin” muhabbeti devam ediyorsa eğer, es kaza bir anlaşma olsa da boş iş… Sürdürmek için de niyet lazım. Kurulacak yeni ortaklığın önüne öyle kolay sorunlar çıkmayacak. Belki de içinden çıkılmaz sorunlarla karşılaşılacak. Mal mülk meselesi, tazminatlar, federe devletlerin kendi giderlerini karşılaması zorunluluğu ve tabii yönetsel meseleler.
Eğer “biz bunu kuralım ve yaşatalım” iddiası yoksa, nazla niyazla pazarlıkla kurulacak bir ortaklığın 1960’dan farkı olmaz ki…
Bunları söylediğimde, kimse beni çözüm karşıtlığıyla suçlamasın.
Ortada geçen hafta BM’nin de teyid ettiği bir mutabakat var ve adam bunu bile bozabiliyor… Herkesin aklına hakaret edercesine.
Bakıyorum da, Annan Planı’na “evet” diyen pek çok arkadaşım da bugün benim gibi düşünüyor. Gerçi medyada kimse bunları dile getirmiyor. Hem süreci baltalayan olmamak adına, hem de gerçekten çözüm karşıtları olan kesime malzeme vermeme adına…
Ama böyle be kardeşim…
Türkiye’yle sınır komşusu olma tehdidi bile sökmüyor. Biz burada anlaşma olmaması halinde olabilecekleri açık açık tartışırken, ilhak, valilik, özerklik, adına ne derseniz deyin, yeni bir düzenin kurulmasından endişe içindeyken, onlar değiller…
Tarih Kıbrıs Rumlarının aymazlıklarıyla dolu.
Bir yenisini daha işlemeye hazırlanır gibiler…
Eğer değil diyorsanız, EDON gençlerinin gösterisi gibi bir örnek daha gösterin bana, ya da bir açıklama, gerçek bir niyet gösterisi…
Yine de bir açık kapı bırakalım ve “çok sıkıştı, ne manevra yapar da, ne koparırım derdinde” diyelim ve bekleyelim…
YERİN KULAĞI VAR
HARİTA MODASI:
Bugünlerin modası haritalar. Herkes kaynağı belli olmayan birtakım haritalar yayınlayıp, kendi ideolojisine göre tartışma ortamı yaratıyor. Evet, günün sonunda masaya bir harita gelecek ama, bunun için belli şartların oluşması lazım. Öyle orasını verdik, burasını aldık diye vatandaşın kafasını karıştırmanın kime ne faydası var…
ÖYLE VEYA BÖYLE SON:
Rum Dışişleri Bakanı Kasulides’in sözleri ilginç. Hem “Hızla sona gidiliyor” diyor, hem de garantiler konusuna çözüm bulunmama ihtimalinden söz ediyor. Yani öyle veya böyle bir son olacağını içine sindirmiş. Ya uzlaşmayla son, ya uzlaşmasız son. Bu sürecin bir şekilde biteceğini kafalarına koymuşlar…
KARABASANLARI OLUYOR:
Olası bir anlaşma ve çözüm lafı bile bazılarını öylesine rahatsız ediyor ki ellerinden gelse, lugatlardan bu sözleri çıkaracaklar. Bu tiplerin niye bir anlaşma istemediğini yazmaya gerek yok, zaten biliyorsunuz. Olası bir anlaşma ile şahsen neleri kaybedeceklerini iyi biliyorlar. Onun içindir ki, anlaşma umudu duymak bile, onların karabasanı oluyor…
SAHİP ÇIKSAYDINIZ:
Yıllardır üzerine tek çivi çakmadığımız, olanı da talan edip ona buna peşkeş çektiğimiz yerler şimdi mi kıymete bindi Allah aşkına. Yaktık yıktık rant uğruna terk ettik. Ama şimdi verilebilir ihtimalini duymak bile onları rahtsız etti. Öncelikle 42 yıldır oturduğunuz yerleri sahiplenmeyi bilecektiniz, burası benim vatanım diyecektiniz, kalkındıracaktınız. Şaka değil neredeyse yarım yüzyıl… O alkınma olsaydı, kimse de kapınıza gelemezdi zaten. Bunların hiçbirini yapmayacaksınız, sonra da bağıracaksınız. Kusura bakmayın ama yıllardır burayı vatan değil de, rant kapısı olarak görmenin sonucu bu…
PSİLLİDİS’E KULAK VERSELER:
Keşke tüm Rumlar da meseleyi Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Fidias Pilidis gibi görebilseler. Psillidis yıllardır aynı şeyleri söylüyor. Ürün ve hizmetler için Türkiye ve eski Sovyetler Birliği’nin Türkçe konuşan ülkeleri gibi devasa yeni piyasalar açılacağını, siyasi sorun sona erdiğinde yabancı yatırımcıların buraya yatırım yapmakta daha kolay kararlar alabileceğini, Maraş’ın açılmasının ve yeniden inşasının milyonlarca euro getireceğini söylemekteydi. Şimdi de Türkiye’nin liman ambargosunun kalkmasıyla denizciliği havalanacağını, çözümsüzlüğün ise milyonlarca euro kayıp olduğunu belirtiyor. Reel politika, ekonomiyle direkt ilişkili. Oysa dünyanın bu taraflarında çağ dışı saplantılarla yürüyor siyaset. Ne yazık…
YENİ KKTC!:
Hala Sultan İlahiyat Koleji için dün Meclis önünde eylem yapıldı. Herkes, dilediği gibi inancını yaşamakta özgürdür. Kimsenin de buna karışmaya hakkı olmadığına inanıyorum. Ancak gördüğüm kadarıyla birilerinin talimatıyla “bindirilmiş kıtalar” halinde meydana taşınan kalabalık, inançları için değil de, sanki baskı oluşturmak ve “biz buradayız”demek ister gibiydiler. Dünkü eylemde kolej bahane, amaç şahaneydi. “Yeni Türkiye”den sonra, “Yeni KKTC” için hareket başladı bile. Siz birbirinizi yemeye devam edin… Ha bir de merak ediyorum, “cinler, periler” müfredatını savunmak için miydi bu gösteri?
ZİRVEDEKİLER
Avukat Deniz Düzgün: “Mesele 20 Kasım ‘Dünya Çocuk Hakları Günü’ diye sergi kurdelesi kesmek ve açılış yapmak değildir. Mesele hak ya da hukuktan bahsedebilmek önce bunu benimsemek , pratikte bunun için uğraşmaktır. Ömrü boyunca silinemeyecek yaraları devlet eliyle meşrulaştıran zihniyet haktan bahsetmesin.. Gözden çıkardığınız, umursamadığınız, tüm çocukları düşünün, düşünün ve insanlıktan da bahsetmeyin lütfen…”.
DİPTEKİLER
Aydın Akkurt: “Profil resmine zeytin dalı taşıyan güvercin resmi koyanlara 100 Euro verilecek. Bu kadarına da pes doğrusu. Meğer bu güvercin kampanyasını AB destekliyormuş. Bu kampanyaya ayrılan para ise 850 bin Euro. Acele etmekte yarar var” iddiasında bulunuyor. Akkurt’a söylenecek tek şey var, ufak at da civcivler de yesin. Bu nasıl bir kafadır…
































