Müzakerelerin “pazarlık” ötesinde bir de psikolojisi var. Mesela Türk tarafı konuları müzakere etmekle yetinmiyor, Rum tarafını çözümün faziletine inandırmaya, gterçekleşirse her iki taraf için ne kadar faydalı olacağına inandırmaya çalışıyor.
Tabi çözüm olmadan “çözümün” iki halka ne kadar yararlı olacağını hatta bir araya gelerek “tek devleti” nasıl yöneteceklerini bugünden bilemeyiz. Fakat psikolojisini biliriz. Çünkü olası bir çözümde iki halkın federal devleti yönetebilmesi için artık çok daha sık işittiğimiz şu dillere pelesenk “siyasi iradenin”olması gerekecek!
ANCAK siyasi irade “dostluk, sevgi ve saygı” ile beslenmezse katı kurallardan ibaret bir çıkarlar manzumesi oalarak kalacak!
“Dostluk, sevgi ve saygı” eğer Türk halkının Rum halkına, Rum halkının Türk halkına yönelik içtenlikli davranışı olmazsa tabi ki “yönetim mekanizmaları” çalıştırılırken taraflar ringe çıkmış ya iki boksör yahut iki güreşçi esamesinde ve “kim kimi yenerse” psikolojisinde olacak!
Eğer deniyorsa “tarafların devleti yürütmek için sevgi saygıya değil, fonksiyonel bir anayasa ile ona bağlı sağlam yasalara ihtiyaç vardır eğer bunların uygulaması şaşmaz ve sapmazsa pekalâ da federasyonu yaşatmak mümkün olacaktır…” Olur, olur ama!
BİLDİĞİMİZ: Rum’un Türk’ü sevmediğidir bir! Adam yerine koymadığıdır iki! Saygısı da yoktur ve bu Anastasiadis’in masadaki fevri, akresif davranışlarıyla zaten ispatlıdır üç! Kaldı ki dün de yazdık eğer Türkiye ile Yunanistan arasındaki tarihi husumeti silecek bir yakınlaşma olmazsa kesinlikle adadaki Türk ve Rum halklarının birbirleriyle ilişkilerini olumsuz etkileyecektir dört! Eğer çözüm “mutlak siyasi eşitlik” değil de “azınlık çoğunluk” esasında olursa Rum tarafının üstünlüğü altında kalacak Türk tarafı her zaman ezik ve ikinci sınıf toplum durumuna düşecektir beş!
İNSANi İLİŞKİLER küçük adada Gerçek barış için çok önemli olmalıdır.. Çünkü sadece “din ve ulusal günler” bile bu ilişkilerde baş ağrıtıcı olabilir. Mesela onların iki düzine “günleri” varsa bir düzine de bizim ulusal ve dini “günlerimiz” vardır. Tüm bu “günler” bir yılın 365 gününde ayrı ayrı kutlanıp kutsanacak ama iki halkın yanyana yaşayıp yaşatacakları Kıbrıs’la ilgili tek “ortak günleri” olacak o da eğer “kurulursa” Federal Devletin ilan edildiği gün!” Ha “bayrağı” da unutmayın ki o bayrak sadece resmi dairelerde olacak fakat ne Türk’ün ne Rum’un köyüne kentine, mahallesine evine asılmayacak!
HATIRLATTIĞIMIZ iki halkın kaynaşma ve ortak ilişkiler kurmadaki zorluklarıdır. Bu nedenle diyoruz: Keşke konfederal sistem tertibinde ve kesinlikle korunan iki bölge gerçeğinde bir çözüm olabilseydi. O zaman çok daha büyük ve barışçı umutlar yeşertebilirdik iki komşu olarak!
HÜKÜMETİN YİTİRDİĞİ FIRSAT!
Uzunca süre önce Meclis Başkanı Sibel Siber komitelerden çıkan yasa tasarılarının hukuk yönünden yeniden düzeltilmesi ve iyileştirilmeleri için büyük zaman harcandığından yakınıyordu. Haklıydı çünkü eskiden hukukçulardan oluşan Meclis şimdilerde doktor ağırlıklıydı. Bu nedenle hazırlanan yasalar Anayasaya da aykırı çıkıyor, Meclis muhalefetine toslayınca da tu baştan “yeniden” hazırlanması zorunluğu doğuyor…
TABİ olayın esprisi sadece bu değil. Mesela geçen hafta bir haber vardı medyada. “Güzelyurt hastahane ihalesi yeni ihale yasasına göre değil, eskisine göre hazırlanmış ve tabi yanlışlarla dolu!”
ÖTE yandan Hem CTP hem HP ile muhalefet partileri UBP-DP koalisyonuna yüklenmek gereğini duyduklarında hükümetin çıkardıkları yasaların anayasaya aykırı olduğunu, Yüksek İdare Mahkesinden döndüklerini söylüyorlar!
OYSA UBP-DP Koalisyon hükümeti Sağ cenahtan oluşu ile çok rahat çalışabilirdi. Sol-Sağ koalisyonlarından farklı olarak icraatlarını ve reformlarını gerçekleştirebilirdi.” Doğrusu da buydu.. Çünkü öncesi koalisyon hükümetleri “Türkiye’yi aralarına” alarak üzerinden politikalar yaparlarken, fırsat bulup da iş yapacak ne zamanları kaldıydı ne takatları! Ki memlekette artık en kolay ve geçerli politikadır “Türkiye ve Türkiyeli” yorumlarında “muhalif ve muvafık” beyanlarla yorumlarda bulunmak!
UBP-DP hükümeti bu “çekişmeli çatışmalı” ortamın içine düşmeyecek kadar talihliydi.. Fakat müzakerelere bile “muhalefeti aşıp” da müdahil olamazken, “yaptık yapacağız” derken, işte zaman geçti ki Ankara soruyor: “Ne oldu vaat ettiğin reformlar?”
VE artık biz de soruyoruz: Erken seçime giderken arkanda ne bırakacaksın! “Enkaz” mı yoksa bayındır ve refah, ulusal geliri ile yatırımları artmış bir KKTC mi? Ki artık çok az süre kaldı erken seçime!
KISACA TAKILDIĞIM: (MAĞUSA BELEDİYESİ, BATTI BALIK YAN GİDER!)
Sonunda mağusa belediyesi de girdi sıraya! Aslında perşembenin gelişi çarşambadan belliydi! Mağusa’ya dikilen ve bizim de “aman ne güzel çiçeklendirme” deyip takdirlerimizi sunduğumuz hizmet için bir ordu işçi isterdi! O işçilere de ödenecek para!
Hendek projesi tabi ki iyiydi. Fakat zamanı mıydı kente yol yapamazken hendeğe yol yapmanın! Orada da bir ordu işçi vardır, parasal giderler de gırla!
Tabi ki Mağusa’nın doğru dürüst bir açık Pazar’a ihtiyacı vardı. Ama sadece Perşembe günleri halka hizmet veren eski pazarın üzerini kapatıp “şimdilik” vaziyetleri idare ederken, oraya harcanan büyük paraları daha acil işlere harcamak daha doğru olmaz mıydı?
Tabi Sn. Arter bugüne kadar yaptığı icraatlarını sıralıyor. Hepsine de “amenna” diyoruz, ne kadar güzel! Fakat Kanalizasyon sorunu hâlâ devam ediyor! Trafik sorunu korkunç bir kaos yaratıyor! Evler apartmanlar yükseliyor ama ne kaldırımları var ne yolları…
Kısaca keşke yapılması gerekenler yapılsaydı. O zaman o eserlere huzurla bakar 9 milyon olayına “borç yiğidin kamçısıdır” derdik. Şimdi ise “battı balık yan gider” diyoruz!
































