42 yıl önce böylesi günlerde 2. Barış Harekâtına doğru fena halde sancılanıyorduk. 1. Barış Harekâtından sonra garantör ülkeler arasında başlayan müzakereler kıran kırana devam ediyordu. Bir aranın sonunda 2. Cenevre görüşmeleri başladıydı. Günlerden 9 Ağustos’tu ve tüm dünyanın gözleri Cenevre’deki toplantıya çevrilmişken Watergate Skandalı olayının patlak vermesiyle ABD Cumhurbaşkanı Nixson istifa ettiydi! Bir anda tüm dünyanın gözleri de bu olaya çevrilirken Türkiye rahat bir nefes aldıydı.. Çünkü müzakerelerde tüm çabalara karşın sonuç alınamıyor, Denktaş’la Kleridis’in çabaları da Makarios’lu kilisenin şerrine uğruyordu! Türk müzakereciler mayın tarlasının ortasına düşmüş gibiydiler! Doğrusu tam bu sıkışık dönemde Nixson’un istifası Türkiye’nin ekmeğine bal kaymak sürerken 2. Barış Harekâtına hazırlık için de daha rahat bir zemin bulmuştu… Bugüne dönüyorum.
Bugüne dönüyorum. Bazan tarihi süreci rastlantılar tayin eder. Mesela Türkiye’deki darbe girişmi bizi de çok olumsuz etkileyebilirdi.. Aksine ayni zaman dilimi içinde hem “darbe girişimi” önlendi hem de Türkiye dokuz ay sonra Rusya ile iyi ilişkileri yeniden tesis etti. Bu gelişme çok önemlidir. Çünkü: Eğer bir çözüm olursa bakın bu çözümü nasıl bir bölgede nasıl bir siyasi yükümlülükle nasıl bir “hengâmenin” içine oturtmak zorunda kalacağız: Hem bölge barışını hem de adada barışı gözeteceğiz! Hem Türkiye ile Yunanistan barışını hem de AB ile daha barışçı ortamlar yaratacağız! Hem Doğu Akdeniz’deki hidrokarbon yataklarının paylaşımını hem de Türkiye üzerinden sevkini sağlayacağız. Artı hem laik Türkiye’nin demokratikleşmesi olayını öne çıkartarak yeni bir Türkiye ile yolumuza devam edeceğiz hem de Kuzey Kıbrıs’ı bu yeni Türkiye’nin garantörlüğünde korumaya alacak anlaşmalara imzalar atacağız…
KOLAY değildir! Önümüzde aşılması bugünkünden daha zor fakat çözüm isteyen bir siyasi sorun vardır. Bu konuda Müzakerecilerimizle müzakere heyetimizin Türkiye’den veya KKTC’deki hukukçulardan süreçle ilgili sorunlar ve Yönetim olguları konusunda mütaalalarının istenip istenmediğini bilemiyoruz. Ancak geçen gün Hasan Sözmener’in de yazdığınca, “uluslarası ikili ilişkiler” konusunda bile öğrenime ihtiyacı olanların, Kıbrıs siyasi sorununu hem aslanın ağzından kurtarmaları hem de bölgedeki siyasi ve sosyoekonomik gelişmeleri gözeterek sonucu tayin etmeleri, o kadar kolay bir iş olmayacaktır!
SAYGIN VE SAYGILI POLİTİKACILARIM…
İnsanın saygısı ile saygınlığı alnında yazılı değildir. Onu insanın kendisi, hedefleri ve başarıları ile yaratır. Nitekim siyasi parti milletvekillerini seçip seçip Meclis’e gönderiyoruz. Sonra karşılarına geçip “hadi memleketi yönetiniz” diyoruz! Hatta daha ileri aşamada “memleketi yönetirken bizi de unutma” diyoruz! Nedir “unutulmaması” gerekenler? Ya bir makama atamadır ya bir kamu görevine sokuşturmadır.. Ya bir ihaledir ya okus pokus kapatılan değerli bir arsadır! Veya çekilen kıyaklar sonucunda büyük ihalelerin üzerine oturmaktır!
Artık rutin hale geldiği için alıştık bu olaylar süreciyle yaşamaya! Ha, siz bakmayın ayyuka çıkan seslere, protestolara! İnsanlar biliyorlar ki “bugün sana” ise “yarın banadır!” Şimdi sıra UBP-DPUG yandaşlarındadır!
NİTEKİM kimileri bir otel katı uğruna “emirnameleri bozdurup yeni emirnameler yapmakta” kimileri “plaj kumlarının üzerine betondan yollar dökerek” insanları çıldırtmakta! Bazıları da “yapacağız, karar aldık, ha şimdi ha yarın” diye konuşmakta! Hiçbir şey yapmayanlar ise Hoca’nın hindisi gibi düşünürken, kendini Rodin’in “düşünen adam heykeli” sanmakta!
Çünkü seçip Meclis’e gönderdiğimiz politikacılarımızın “hedefleri” yoktur ki çabaları olsun!
Yok! Siyasilerimize insafsıca takılmıyoruz! Çünkü tekmili birden yarın seçime gitse en başta yazdığımız nedenlerden dolayı sandıktan yine çıkarlar! Bu nedenle diyoruz, “bari halkın ve STÖ’nin seslerine de kulak verin!” En azından halkın yaşam alanlarına müdahale ederken sorun: “Nedir fikriniz?” Ne kadar çok sağduyulu ve akılcı sesler işiteceğinizi göreceksiniz!
Saygıdan söz ediyorduk! Kazanılması ne kadar zorsa harcıalem bir tecellide ayaklar altında kalması da o kadar kolaydır!
KISACA TAKILDIĞIM: (UZUN TATİLLER Mİ BİTİRDİ BİZİ?)
Hem şaşırdım hem sevindim. Şaşırdım çünkü bugüne kadar ben, “isteseniz de bu memlekette “iş” adına ne ekonomi ne eğitim ne sağlık ne doğru dürüst üretim ne turizm ne ulaşım olabileceğine inanmıyordum.”
Sevindim çünkü varmış! Varmış ki memleketimizin işinsanlarıyla ekonomistleri önümüzdeki Kurban Bayramında 9 günlük tatil verilmesi halinde memleketin büyük zararlara uğrayacağını en az 10-15 günlük kayıplar yaşanacağını söylüyorlar..
Takvime baktım zaten 4 günlük tatil Pazartesinden Perşembeye. Arada Cuma kalıyor, hafta sonu yine 2 günlük tatil!
Doluya koydum, “çanak Cuma’nın başında kırıldı!” Devletin “9 günde vereceği tek yasal çalışma günü sadece Cuma!
Boşa koydum, bu devlet zaten yıl 365 gün siyestada! Okullar bir kapanıyor bekle ki açılsın! Kamu görevlileri dairelerine gittikten beş saat sonra ve paydosa bir saat kala evlerine dönüyorlar! Gemilerden indirilip boşaltılan mallarına gümrüklerde evrak düzenlemek için bekleşenler hangi gün geldiklerini unutuyorlar!
Hastahanelere sabahın köründe de gitseniz öğleden önce çıkamazsınız!
Davalıksanız mahkemeniz sonuçlanana kadar zaten tutuklu olarak cezanızı bitirirsiniz!
Kısaca bu memlekette kimsenin tırnak kadar acelesi yoktur tek bir istisna dışında: İnsanlar arabalarının kontağını çevirdiler mi yaylarından fırlayan oklar gibi yollara düşerler çünkü çok aceleleri vardır çoook! Ki sonuçta ya kendileri buluşur Azraille ya da insanları buluştururlar!
































