Aradan 42 yıl geçti. Bu süre içinde Türk halkı ve Rum halkları siyasi soruna yönelik düşüncelerinde ne kadar değiştiler?
GÜNEY’E BAKALIM: Bizde haber kovlayan gazeteci her halde yeterli parasal olanaklar sağlanamadığı içindir, yok denecek kadar azdır. Oysa tam şu sıralarda Ulusal Konsey sorunu ile kaynayan Güney’i çok iyi teşhis etmeliyiz. Mesela Güney için şu değerlendirmeleri yapabilir miyiz? Evet aradan 42 yıl geçti ve Rum liderliği ile Rum halkı anladı ki artık çözüm olabilmesi için Kuzey’deki de-fakto Türk idaresini bir federasyon şemsiyesi altında hem “kurucu devlet” olarak tanımak, hem de siyasi eşitliğini kabul etmek gerekmektedir! Nitekim bu düşünceyi kanıtlayan en somut veri “Yönetim ve Güç Paylaşımında” varılan uzlaşıdır. Hatta diyor Anastasiadis, “keşke diğer konularda Yönetim ve Güç paylaşımında olduğu gibi kolay uzlaşabilseydik!” Şimdi bu uzlaşıya bakarak şunu söyleyebilir miyiz? Olası çözüm “iki bölgeli, iki toplumlu, iki kurucu devlete ve siyasi eşitliğe dayalı bir federal sistem olacaktır…” Rum tarafı bu fiziki çözümü kabul etti mi? Son haberlerde Anastasiadis’in Rum siyasi partilerine bu çözüm formülünü kabul etmeleri için baskı yaptığı yolundadır. Ulusal Konsey krizinde bir neden de zaten budur.
KUZEY’E BAKALIM. Daha müzakereler başlarken neyi kabul ettikti? Tek federal devlet, tek yurttaşlık (Kıbrıslılık,) tek uluslar arası temsiliyet… Fakat iki kurucu devlet ayrıca kendi içlerinde özerk olacaktı. Artı “siyasi eşitlikten” ödün verilmeyecekti! Görüldüğü gibi bu kabullenme, “Türk tarafının tezi olan “iki bölgeli iki toplumlu siyasi eşitliğe dayalı Türkiye’nin garantisini içeren bir federal devlet” olgusu ile pek alâ da örtüşmektedir!
GERİYE NE KALDI? Bu uzlaşıya karşın Rum liderliği ile halkının böylesi bir çözümü benimseyip benimseyememesi sorunu! Buna “bir” diyelim.
İkincisine gelince: Müzakerelerin geneline baktığımızda kuşku duyduğumuz gelişmeler olduğuna da elliyoruz. Mesela:
Türkiye’nin garantörlüğü kabul edilmiyor!
İki bölgeden söz edilirken kesinlikle AB’nin 4 özgürlüğü çözümün kapsamında olsun deniyor!
Güzelyurt’un iadesinde ısrar ediliyor! Annan planındaki Rum kazanımlarının otomatik olarak kabulü isteniyor.
Çapraz oylama ile azınlıktaki Türk halkının siyasi iradesi çoğunluktaki Rum halkının siyasi iradesi altına sokuluyor!
Türk nüfusu akla mantığa sığmayan bir uygulamada dörtte bir olarak sabitlenmek isteniyor!
Enerji olayı Türkiye’ye bir tehdit unsuru olarak kullanılıyor…
KISACA: Müzakere masasında hâlâ uzlaşılardan çok “anlaşmazlıklar” vardır… “Müzakerecilerin” bu sorunları nasıl aşacağını bırakın bizi, “galiba onlar da bilmiyorlar!” ********** ASLINDA BİZ HİÇ HAZIR DEĞİLDİK!
Zaman zaman düşüncelerime kene gibi yapışır: “Aslında biz 1974 Barış Harekâtına hazır değildik..”
Dolayısıyle Kuzey Güney bölgelerine de hazır değildik.
Her ne kadar bir “Türk Yönetimi” becerisinden gelmişsek de “devlet olmaya” da hazır değildik!
TC’den mülteci almaya, onları rehabilite etmeye, iş gücüne katmaya, sermaye birikimi yapmalarını sağlayacak sistemi oluşturmaya da hazır değildik! Dolayısıyle yıllarca kazandıklarını TC’deki yerlerine köylerine kentlerine gönderdiler. Yıllarca kendilerini bu ülkede yama gibi gördüler! Haksız da değillerdi. Çünkü her devrede ve hâlâ müzakere masasında “Kuzey’de kalıp kalmayacakları tartışılmaktadır!” Aynen Güzelyurt ahalisinin başına gelenler gibi!
ÇOK YAZDIKTI: Dünyada devlet olmak istemeyen kaç ülke tanırsınız? Yahut devletini ilga edip yerine “birleşik devlet” kurmak isteyen?
Biz bu ülkede yıllardır “devlet olduğumuzu değil, olmadığımızı tartışıyor ve bundan çok büyük keyif alıyoruz! Öyle de olunca tabi ki “devlet olamıyoruz!”
Nitekim sürekli artan nüfusa karşılık hâlâ bu nüfusu nasıl rehabilite edeceğimizi, genç nesil yetişirken onları geleceklere nasıl bir eğitimle hazırlayacağımızı bilmiyoruz üstelik dert de yapmıyoruz!
Nüfus artarken arabalar da artıyordu: Dikkati çekiyorduk: Yollarımız alt yapımız bu araba trafiğini kaldıramaz yeni tedbirler almak gerekir! Trafik faciası ortada!
Nüfus artarken sağlık ve eğitimin “insanlara” yeterince hizmet veremeyeceğini yazıp söylüyorduk! Şimdi bakın vaziyetlere, bir ikinci facia da bu kurumlarda yaşanıyor, artık hastanelere atama yapacak doktor da bulamıyorlar!
Kumarhaneler kurulurken “illegal olayların da artacağı” dolayısıyle özel tedbirlerin alınması gerektiği bilinmiyor muydu?
Turizm gelişirken ilgili alt yapının da birlikte oluşması gerekmez miydi?
Bakkal dükkânı açar gibi on dört tane üniversite açarken, gençleri kırsaldan, tarımdan, hayvancılıktan kopartacağımızı bilmiyor muyduk?
EVET BİLMİYORDUK! Çünkü kendi sahibimiz, patronumuz olmaya “hazır” değildik! Tsunami dalgaları gibi üzerimizden gelip geçen sorunların hep altında kaldık! Süt üretimin çok olmasına bile hazır değildik! Hatta şu anda çözüme de hazır değiliz, AB’ye üye olmaya da!
OLMAZ AMA. Bir yerlerden başlamak gerekir diyeceğiz de bazı kamu görevlilerimiz bir iki yılın içinde dört müdür değişimi yaşadıklarını söylüyorlar! Kısaca devlette devamlılık yok! İşler “bürokraside tıkanıyor..”
Bu hükümet devletin bu “kırık çıkıklarını sarıp sarmalayarak tedavi edebilecek mi?” Acaba buna hazır mı? Bilemiyoruz! Çünkü biz de “iyiyi olumluyu görmeye hazır değiliz!” ********** KISACA TAKILDIĞIM: (SIĞINMA EVİ KAPANIR MI?)
“Sosyal Riskleri Önleme Vakfına” aitmiş Kadın Sığınma Evi.. Hizmetleri ile sözlerini maddi destekten yoksunluk nedeniyle sonlandırırken yöneticileri şöyle dediler: “Karpaz gibi uzak bir noktadan bile kadınları sığınma evine getirebilen polisin, şiddet gösteren erkekler sığınma evinin kapısına dayandığında korumaya gelememesi ironiktir…”
BİLİR MİSİNİZ? Kumarhane de açtık kerhane de! Üniversiteleri Afrika’dan bile gelen binlerce öğrenciyle doldurduk! Nüfus arttıkça illegal olaylar da arttı. Arabalar artarken trafiğin artması gibi! Esrar memleketi de olduk! Fakat polis sayısını artıramadık! Yetki ve sorumluluk alanlarını geliştiremedik! Değişen gelişen vakalara hazırlayamadık! Hep ayni sorun: “Çünkü bir kadın huzur evini idame ettirmeye bile hazır değildik!”
































