Lüzinyanlar adaya geldiklerinde (1192) Lefkoşa zaten Bizans döneminden beri başkentti.
Onlar da bu usulü bozmadı, Lefkoşa’yı başkent bellediler.
Kıbrıs o dönemler en şaşaalı yıllarını yaşamıştı.
Lefkoşa’daki Lordlar, prensler saraylar, çiftlikler yapmışlar orada oturuyorlardı.
Henüz surlar yapılmadığından Baf Kapısı çevresi Lefkoşa’nın merkezi sayılırdı.
İlk etapta oraya bir kale yapılmıştı ki zaten piskoposlar da bu bölgedeydi…
…
O dönemler de birçok dilin konuşulduğu bir coğrafyaydı Kıbrıs,
Üstelik özel okullar da vardı…
…
Şaşaalı bir dönem diyoruz ama,
Kıbrıs’ın yerli ahalisi Rumlar köleydiler ve baskı altındaydılar.
Onların kaderi, 1960’a kadar böyle sürüp gidecekti.
Ta ki siyasi bir erke sahip olup, kendi kendilerini yönetecek bir duruma gelinceye kadar…
…
Lüzinyan soylularının av merakı dillere destandı.
O dönemlerde av hayvanları bol olduğundan kontlar tazı köpekleri beslerlerdi.
Bu çerçevede bir kontun 500 tazısı olduğu söylenir.
Bunun yanında Leoparlar da beslenirdi.
Bu vahşi yaratıklar sadece Kıbrıs’ta bulunan Muflon’ların yakalanması nedeni ile beslenirlermiş…
…
Lüzinyan dönemi uzun sürecek, ardına Venedikliler gelecekti.
Bunlar da Katolik olduğundan,
Yerli ahali yine baskı altında tutulacaktı.
Kıbrıs ta Venediklilerin eline geçsin,
Lüzinyanlar Lefkoşa surlarını tamamlamışlardı.
Venedikliler de Lefkoşa’yı başkent yapmışlar ve bölgeyi buradan idare ediyorlardı…
…
Şimdi dağlarda keklik arasanız bulamazsınız.
Ama bu ne Lüzinyanlar ne Venedikliler yüzündendir.
Altmışlı yıllarda dağ doruklarında kartal ve akbabaların görüldüğü bilinir.
Belli ki onlar da son nesillerdi.
Kıbrıs’tan göç eden insanlar gibi,
Onlar da çekip gitmişlerdi…
…
Venediklilerden sonra Osmanlılar geldi ki,
Yerli ahali neşe içindeydi.
Papazlar Osmanlı padişahlarına övgü üstüne övgü düzüyorlardı.
Pek de yersiz değildi bu heyecanları.
Ama bir gerçek vardı ki,
Yüzyıllardır dışarıdan gelenlerin yönetimine boyun eğmek durumundaydılar.
Neticede, Osmanlı Sultanları Kıbrıs Ortodoks Kilisesine beratını vermiş, özgürlüğünü tanımıştı.
Öyle ki, kendi ahalilerinin vergilerini kendileri toplayacak, mülk sahibi olabileceklerdi.
Kilisenin bugün oldu halen süren mülk zenginliğinin kaynağı Osmanlıya kadar dayanır…
…
Osmanlı döneminde çıkan isyanların çoğu Türklere aittir.
Rumların pek azı bu isyanlara destek veriyordu.
Yunan milliyetçiliği hortlayınca,
Kıbrıs Rumlarının bundan etkilenmemesi beklenemezdi.
Ama dönem değişecek, Osmanlı adayı terk edecek, yerine İngilizler gelecekti…
…
İngiliz’in ipiyle kuyuya girmemeyi öğrenmek için ada Rumları ile ada Türkleri 80 yıl kadar zaman harcayacaklardı.
Enosis meselesi alevlenince İngiliz’in de ekmeğine yağ sürülmüştü.
Çünkü adada iki ayrı unsur vardı ve her iki unsurda da milliyetçilik duyguları hakimdi.
İngiliz’in bu duyguları kullanmaması düşünülemezdi…
…
Diyeceğimiz şudur:
Enosis ateşi Kıbrıs Cumhuriyetinin kurulması ile sönmüştü.
2 bin yıl kadar süren boyunduruk son bulmuştu.
Enosis hayalinin önüne en büyük engel bağımsız bir cumhuriyetin varlığıydı artık.
Nitekim 1974 darbesi başarısızlıkla sonuçlanmıştı.
Rumlar, 20 Temmuz hüsranından sonra bile cumhuriyete sarılmışlar bağlanmayı ret etmişlerdi.
Bütün adaya egemen olma diye bir rüyaları varsa bile, bu da KC’ni elinde tutmalarından ve buna tek başlarına sahip çıkma psikolojilerinden kaynaklanır…
…
Sonuç olarak, bir tartışma konusudur ancak,
Enosis meselesinin çiftelisi olamaz…
…
Enosis meselesi hâlâ varsa,
Devran dönmüştür.
Bu fetihçi Enosis’çilerin ve yerli-yersiz Türk EOKA’cıların sorunudur artık.
Diğerleri beceremedi, bunlar ne yapacak zaman gösterecek…
…
Dünya badem olsa / Biz içinde çiftelisi
Badem dünya olsa / Biz içinde çift delisi
































