Bu bağlamda KKTC’ye baktığımız zaman sanayileşme dışındaki etkenler olan nüfus artışı, kentleşme ve turizmin çevre sorunlarını da beraberinde getirdiğini söylersek yanlış söylemiş olmayız. Özellikle sel felaketinin yaşandığı Girne bölgesini dikkate alırsan, son on yılda nüfusu en hızlı artan, kentleşmenin artık insanları rahatsız ettiği ve turizm adına çok sayıda otelin yapıldığı bir kent haline geldi. Hal böyle olunca da çevre sorunları da elbette beraberinde gelmesi çok doğaldır.
Peki çevre sorunları ile mücadele konusunda bu bölgemizdeki gelişme, nüfus artışı, kentleşme ve turizm yatırımları ile paralel mi gitmektedir? Eğer öyle olsaydı hafta içinde yaşadığımız felaketi yaşamış olmazdık diye düşünüyorum.
Özellikle çarpık yapılaşma ve kentleşme ile ilgili olarak vatandaşın devlete ve kurumlara yönelik eleştirileri vardır. Ancak unutmamamız gereken bir gerçek de çevre sorunları yaratan bu çarpık yapılaşmayı talep eden de biziz, yani vatandaşlardır. Dağlara tepelere, denize sıfır, dere kenarlarına inşaat yapmak isteyen biziz. Yani ortada bir suçlu yok sadece. Çok suçlu var.
Ortada bir gerçek varsa ne devletin ne de milletin çevreye karşı duyarlılığı yeterlidir. Elbette bunun çok ciddi nedenleri vardır. Bu da bir eğitim meselesidir. Çağdaş çevre bilinci sadece çevreyi oluşturan unsurları, onu koruma ve geliştirme yollarını bilme veya çevreyi bozan etkenler hakkında bilgi sahibi olmak değildir. Çağdaş çevre bilinci esasen çevreyi koruma yönünde davranışlar sergilemeyi de içerir.
Bir bireyde veya toplumda çevre duyarlılığının geliştirilmesinde aileden başlayarak, eğitim kurumlarının, kitle iletişim araçlarının ve sivil toplum örgütlerinin önemli rolleri vardır. Üstelik de bu çevreye karşı duyarlı olma meselesi de öyle durağan bir şey değildir. Yaşam boyu devam eder ve geçen zaman içerisinde de duruma göre şekillenir.
Ebeveynler ve eğitim kurumları çocuklara sadece bilgi vererek çevre bilinci kazandıramazlar. Çünkü özellikle çocukluk döneminde bireyler, sunulan bilgileri, kendisine model seçtiği kişileri taklit ederek oluşturduğu davranışlarla bütünleştirme eğilimindedir. Yani örneğin “çevreni temiz tut, yeşili koru” gibi mesajlar veren ebeveyn ve öğretmenler bu mesajlarla uyuşmayan hatta çelişen aksine çevreyi kirleten davranışlar sergilediklerinde onları gözleyen ve büyük ölçüde model alan çocukların “çevreyi koruma” konusunda duyarlı olmalarını beklemek hayaldir.
Geldiğimiz noktada dere yatağına inşaat izni veren memur da, bunu onaylayan ilgili bakan da, dere yatağına inşaat yapmak isteyen vatandaşın da çevreye karşı duyarlı olmasını istiyorsak doğru dürüst bir çevre eğitimine ihtiyaç vardır. Bu yapılmadığı sürece (ki bugüne kadar doğru dürüst yapılmadı) de bundan sonraki nesillerin yaşamında da çevre sorunları ve felaketleri kaçınılmazdır. Bugün en basit şekli ile okullarda çocuklar yedikleri yiyeceklerin çöpünü yere atıyorsa ve bunu çocuklara toplatan okul idaresine, ailelerden “benim çocuğum çöpçü mü?” diye şikayet geliyorsa ortada ciddi bir sorun var demektir. Bütün mesele çevreye karşı duyarlı bireyler yetiştirmek için devlet, eğitim kurumları, vatandaş, sivil toplum örgütleri ve medya birlikte çalışmak zorundadır.
Eğitim öğretim faaliyetlerinin her kademesinde; Ana okuldan üniversiteye kadar çağdaş bir çevre eğitimine ve dersine ihtiyaç olduğu artık kaçınılmazdır.
Umarım yaşadığımız bu felaketten dersler çıkarırız. Aksi taktirde ne yazık ki doğa bizden intikamını almaya devam edecektir.
































