1591-1595 yılları arasında İstanbul’da yaşayan ve iyi bir gözlemci olan Bohemyalı Baron Wratislaw, “Anılar” adlı kitabında Cağala Paşa’dan epey söz eder.
1560 yılında 12 yaşındayken Cerbe savaşında babasıyla birlikte esir edilerek İstanbul’a getirildiler. Müslüman olunca Yusuf Sinan adını aldı ve Enderun Okulu’nda eğitildi. Osmanlı tarihinde “Çağalazade” ve ondan da yaygın olarak “Cağaloğlu Sinan Paşa” olarak bilinir. (Osmanlı kaynaklarına göre, babası 1564 yılı sonunda Yedikule hapishanesinde öldü ve Kanuni Sultan Süleyman’ın izniyle sonradan camiye çevrilen San Francisco Kilisesi’ne gömüldü.)
Yazarımızın sözünü ettiği Eğri (Haçova) Meydan Savaşı’ndaki başarıları nedeniyle sadrazamlığa atandı. Ancak 40 gün sonra azledildi. 1605 yılında İran seferinde Safevilere yenilerek geri çekildi. 30 bin asker kaybettiği savaştan geri dönerken 1606 yılının Şubat ayında, Diyarbakır’da kahrından öldü. Osmanlı ordusu henüz yenilgileri hazmedip kabullenme dönemine girmemişti.
İstanbul’daki “Cağaloğlu semti” adını, bu İtalyan asıllı paşadan almıştır. En az yazarımız kadar iyi bir gözlemci olan Evliya Çelebi’ye (1611-1682) göre, Cağaloğlu semti, kendi döneminde, idareci, asker ve ulema konaklarının bulunduğu bir muhitti.
Bu kısa girişten sonra Baron Wratislaw’ın bu konuda neler yazdığına bakalım:
XXXXX
<<Gerek İstanbul’da bulunduğumuz zaman, gerekse Osmanlı ülkesinin başka bölgelerinde yaptığımız geziler sırasında, Türk olarak doğmuş tek paşaya rastlamadığım gibi, bu sıralarda öz Türklerden paşa bulunduğunu da işitmedim. Demek istediğim şu ki, bütün devlet otoritesini ellerinde bulunduranlar ya Hıristiyan doğumlu çocuklardan ya da savaşlarda tutsak olarak ele geçerek İslâm dinine geçirilen ve İslâm terbiyesiyle yetiştirilen insanlardır. Buna en yakın örnek, Cağala Paşa… Bize açıklandığına göre, bu adam daha on iki yaşında bir çocukken babası ile birlikte bir deniz savaşında Türklerin eline geçmiş, eğer Müslümanlığı kabul ederse babasının azat edileceği, yani özgürlüğüne kavuşturulacağı teklifiyle karşılaşmış ve sırf babasını kurtarmak için din değiştirmiştir.
<<Türkler, gerçekten babasının tutsaklığını kaldırmışlar ve kendisinin anayurda esenlikle ulaşmasında gereken dikkati göstermişlerse de baba Cağala, yurda dönüşünün üçüncü günü yokluğa kavuşmuştur.
<<Oğul Cağala’ya gelince, ana dinini bırakıp bu yana geçtiğinde, özgürlüğü ve Türk zevklerini tatmış, ana kucağında ve baba ocağında gelişmeye başlayan Hıristiyanlık duyguları yavaş yavaş değişmiş ve zaman ilerledikçe bu duyguların en ufak bir anısı bile kalmamıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nun bir paşası ve o imparatorluğun bütün deniz gücünün baş amirali olarak ömrü boyunca Hıristiyanlık kuvvetleri karşısında, hem de amansız bir düşman olarak boy göstermiştir.
<<Bu amansız düşmanlığın şiddet derecesini 1596 yılında Macaristan’da Eğri önlerindeki büyük meydan savaşında kanıtladı. Bu savaşta askerlerimiz, Osmanlı ordusunu bozguna uğratıp düşman çadırlarını yağmaya koyuldukları sırada bu Cağala Paşa, kendisi gibi sonradan Müslüman dinine geçmiş olan on beş arkadaşı ve komutalarındaki askerle arkadan saldırıya geçerek askerlerimizin elde etmek üzere oldukları büyük bir zaferin, büyük bir yenilgiye dönmesine yol açmıştır. Onun Hıristiyanlara karşı kazandığı bu Osmanlı zaferi, öz yurttaşlarım olan binlerce Bohemyalının kan ve ateş içinde yok olmalarına sebep olmuştur.>> (ss. 51-52)
XXXXX
Türkler paşa olamazdı çünkü Enderun Okulu’na alınmıyorlardı. Osmanlıların iddia ettiği gibi “Etraki bi-idrak” (idraksiz/anlayışsız Türkler) oldukları için değil, Fatih Sultan Mehmet’ten sonra Türk asillerinden birinin saltanatı ele geçirmelerinden sakındıkları için olsa gerektir. Devşirmelerin böyle bir işe girişmeleri imkânsıza yakındı.
Avusturya-Macaristan imparatorluğu elçisi Frederic Kregwitz, üst düzey Osmanlı yöneticilerine İmparator II. Rudolf’un gönderdiği armağanları dağıtıyorken yazarımız da herhalde bu armağanların neler olduğunu not ediyordu. Anılarında kime ne verildiğini tek tek yazıyor. O dönemde duvar saati moda olmalıydı ki İmparator, herkese en az birer saat göndermişti. Kaptan-ı Derya Cağala Paşa’ya neler gönderildiğine bir göz atalım:
XXXXX
<<Başka bir gün de daha üç paşanın, Hırvat asıllı ve Padişah’ın kızlarından birinin kocası olan bir çavuşun, gene aslen Hırvat olan İbrahim Paşa’nın ve Mesinalı bir İtalyan dönmesi olup o zamanlar Kaptanı Derya yani Osmanlı İmparatorluk donanmasının baş amirali olan Çağala Paşa’nın ziyaretine gittik ve kendilerini adet olduğu şekilde selâmladıktan sonra bunlara da biner kuruş, gümüş ve yaldızlı testi, leğen, gümüş yaldızlı ay biçiminde birer sürahi, ikişer büyük ve çifte su tası, İngiliz köpeği yeden Faslı insan biçiminde birer saat ve gene üzerlerine birer Türk binmiş at ve bunun ardında başka bir Türk’ün bindiği arslan bulunan ve çaldıkça da harekete geçen ve atların ayakları eşinir gibi, gözleri de bir dakika sağa sola dönen birer çalar saat olan armağanları verildi.>> (s. 50)
































