Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Büyümez ölü çocuklar

Çocuk cesetleri sahile vuralı beri Nazım Hikmet’in Hiroşima’da yanan çocuklar için yazdığı şiir kafamda dönüp dolaşıyor: “Çalıyorum kapınızı /  teyze, amca; bir imza ver / Çocuklar öldürülmesin / şeker de yiyebilsinler.”
Daha önce de buna benzer haberler okuyorduk: “İtalya açıklarında 40 kişi boğuldu”, “Yunan adalarına geçmeye çalışan 15 kişi, içinde bulundukları botun batması sonucu boğularak can verdi”. Çoğu insanlar “vah vah!” der geçer. Rakamlar fazla bir şey ifade etmez.
Bayram yerine gidecekmiş gibi tiril tiril giydirilen üç-beş yaşlarında bir çocuğun Yüzüstü sahilde yatan cesedini görmek insanın ruhunu karartır. Ayakkabıcıkları bile ayaklarında sapasağlam duran cansız bir çocuğun fotoğrafının feryadı insanın kulaklarını tırmalar.
Bir fotoğraf bazan yüzlerce kelimeden oluşan bir haberden çok daha fazlasını anlatır ve o haberden daha etkili olabilir. My Lai katliamı sırasında Amerikalı Albay’ın Vietkonglu gerillanın şakağına dayadığı tabancayı gösteren fotoğraf, bir akbabanın açlıktan ölmek üzere olan ve kemikleri sayılabilen Afrikalı çocuğa iştahla bakışını gösteren fotoğraf ve bir de Afgan kızın güzel gözlerindeki derin hüznü gösteren fotoğraf ilk aklıma gelenler arasındadır.
Bu fotoğraf kareleri, yeryüzündeki insanları derinden etkilemiştir. Bodrum sahillerine vuran Kobanili çocuğun fotoğrafı da öyle. Giysilerine bakılırsa yerinden yurdundan olmuş ve çocukları için daha rahat bir gelecek hazırlamak için yollara düşen bir anne ve babanın sevdiği, varlarını yoklarını onun uğruna harcamaya hazır olan bir çocuk olduğu izlenimi uyandırmaktadır. Ama o artık şeker de yiyemeyecek.
Onun ölümü, ola ki, başka çocukların ölümünü önler. Sınırlarını Süriye göçmenlerine tamamen kapatmış olan AB bu fotoğrafın yarattğı hava ile aralar gibi oldu. Göçmenlere daha bir insanca davranmaya başlandı. Kız çocuğunu tekmeleyen ve kucağında çocuğunu yaşıyarak koşan bir göçmene çelme takıp onların yere yuvarlanmalarına neden olan milliyetçi Macar TV kanalının faşist kadın kameramanı işten kovuldu. Onlar bile oluşan tepkiye dayanamadı. Ne var ki göçmenlik konusuyla ilgili çelişkiler, insanın başını döndürüyor.
Her şeyden önce, Batı basını, hem Müslüman hem de zengin olan Suudi Arabistan ve körfez ülkelerinin hiç Süriyeli mülteci kabul etmediklerini yazıp duruyorlar. Haklılar da. Ancak madalyonun arka yüzüne baktığımızda insanlarının çoğu Müslüman olan Türkiye, Ürdün ve Lübnan gibi fakir ülkelerin her birinin 2 milyona yakın Süriyeli göçmen barındırdıklarını, daha doğrusu barındırmaya çalıştıklarını nedense görmüyorlar veya görmek istemiyorlar.
Bizim Cumhurbaşkanı Akıncı, AB’nin bu konuda daha insaflı davranması gerektiği yönünde açıklama yaptı. İyi etti, doğru etti. İllâ ve lâkin bu konudaki bizim kendi politikamızı sorgulama ihtiyacını duymuş mu? Bizim göçmenlere karşı politikamız insancıl mı? Benim bildiğim kadarıyla, gelen göçmenleri biz ya geldikleri yere veya Güney’e postalıyoruz. Yanılmıyorsam resmi bir mülteci barınağımız bile yoktur. Olsa bile, ne yazık ki, göstermeliktir.
Taş yürekliliği ile bilinen Rum İçişleri Bakanı Hasikos bile insafa geldi ve 300 Süriyeli mülteciyi kabul edeceklerini açıkladı. Ancak gelecek olanların Ortodoks Hristiyan olmalarını tercih ettiklerini vurgulamaktan geri kalmadı. İnsan merak etmeden kendini alamıyor: Hasikos sahilde yatan o çocuğa Hristiyan, Müslüman  yoksa ateist olduğunu sordu mu?
Eskisinden farklı olarak, Haskos’un bu sözleri, alkış yerine Rumlardan tepki aldı. Özellikle de sanal dünyada. Haberin altına kimisi “rezili” kelimesini kullanarak “Gene rezil olduk” veya “Bizi dünyaya rezil etti” diye yazılar yazdılar kimileri de Hasikos’a “Bir çözüm durumunda ortaklarımız Müslüman olacaktır”  durumunu kendisine anımsatmak ihtiyacını duydular. Bir tanesi de şöyle yazmış: “Süriye’de o kadar Ortodoks zor bulur. Kıbrıs’ta yaşayan ve benim tanıdığım Süriyeli Hristiyanların hepsi Katolik’tir”.
Tepkiler artınca ve belki de Cumhurbaşkanlığı’ndan gelen iş’ar üzerine Hasikos tükürdüğünü yalamak zorunda kaldı. Yok yanlış anlaşılmış, yok öyle bir şey kastetmek istememiş diyerek kıvırtmaya çalıştı.
Öyle anlaşılıyor ki 1960’lı yıllar Kıbrıslıların ruhsal dengesini bozmuştur. Bizler KKTC’nin Türkiye’nin bir parçasıymış gibi davranıyoruz, Rumlar da Kıbrıs’ın tümünün Yunanistan’ın bir parçasıymış gibi davranıyorlar.
Nikos Anastasiyadis, bir yandan Rum milliyetçilerine Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ta başından beri bir Helen devleti olmadığını anımsatmak ihtiyacını duyuyor, öte yandan, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin laik bir anayasaya sahip olduğunu unutarak cumhurbaşkanlığının toplantı salonunda kocaman kocaman ikonlar bulunduruyor. Anastasiyadis, istediği kilisede ibadet edebilir, yatak odasında istediği ikonları ve istediği büyüklükte bulundurabilir. Ama Müslüman Türklerin de cumhurbaşkanı olma iddiasında ise ki öyledir, makam odasında herhangi bir ikon bulunduramaz. Bu tür davranışlar, Müslüman Türklere karşı en hafifinden “duyarsızlık” en ağırından da “hakaret ve tahrik” olarak algılanabilir. Dediğim gibi bu türden davranışlar, sağlıklı bir haletiruhiyeyi yansıtmıyor.
Sahilde yatan cansız bir beden, insanlara neler yaptırıyor, neler düşündürtüyor, neler yazdırtıyor. Hayret.