Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Büyük eserlerin özgürlükle hiçbir ilgisi yoktur

Güneşli, güzel bir kış günü. Balkonda yasemini buduyorum. Bu arada pencereden gelen seslerle haberleri izlemeye çalışıyorum. Haber bilteninin tek bir konusu var. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın muhtarlar toplantısında yaptığı ve naklen yayınlanan konuşması. Kolay iş, bas düğmeye, bırak Cumhurbaşkanı konuşsun.

Cumhurbaşkanı her zamanki o sert, kırıcı, maço uslubuyla atıp tutuyor. Bir gazeteci de çıkıp “Bu adam ne diyor?” diye sorup sorgulamıyor, daha doğrusu sorgulayamıyor. Sorgulayanların çoğu, ya hapisteler ya da işlerinden kovulmuşlar. Geri kalanların da gazete patronları sesini kısmış, “Aman bu karanlık günleri atlatalım da ileride gene doğru dürüst gazetecilik yaparız” diye Erdoğan’ın gideceği günü beklemeye koyuldular. Kavafis’in “Barbarları beklerken” şiirinde tasvir ettiği gibi hiçbir zaman gelmeyecek olan barbarları bekliyorlar, belki gelir ümidiyle.

Türkiye’de gazetecilik can çekişiyor. Suriye’de “İslâm Devleti” askerleri/teroristleri, ele geçirdikleri Türk subaylarını canlı canlı yakıyorlar, yaptıkları insanlık dışı olayı videoya çekiyor ve yayınlıyorlar. Ne var ki Türkiye gazeteleri bundan söz etmiyor. Gazeteciler Cumhurbaşkanı’ndan korkuyırlar. Daha doğrusu, oluşturduğu sistemden korkuyorlar. Yarın “Başkan” olunca bakalım, daha neler göreceğiz.

İnşallah eli kolu buralara kadar uzanmaz. Aksi halde, yandı gülüm keten helva. Denktaş hükümetlerinin en katı yönetim günlerinde bile gazeteciler birkaç istisna dışında hapse atılmamışlardı. (Benim aklıma bir tek Arif Hoca olayı geliyor.) Burdaki hükümetlerin birincil görevi, ifade özgürlüğünün sonuna kadar savunulmasıdır. Bu özgürlük, gün gele, iktidardaki muktedirler için de gerekli olabilir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan her aksayan iş için bir günah keçisi bulmakta mahirdir. Önce “dış güçler” idi. Sonra “üst akıl” diye bir şeyler çıktı. Tüm sorumlulukları devraldı. Sonra “Fetö” çıktı ortaya. Yıllarca birlikte yeyip içtiler, birlikte yatıp kalktılar. Gün geldi, günah keçisi Fetö oldu. Rus uçağını bile onlar düşürdü oluverdi. Adam hayaletlerle savaşıyor.

Şimdi yeni bir günah keçisi bulundu. Türk ekonomisini çökertmeye çalışıyor. Türk Lirası’nın değer kaybetmesi için alavereler çeviriyor. Yeni günahkâr “Batı” oluverdi. Batı dediği herhalde Avrupa Birliği ile Amerika olsa gerek. Hani, Nato savunma örgütüne üye olan müttefikler, ihracatın büyük bir çoğunluğunun yapıldığı ve turistlerin çoğunun geldiği ülkeler, falan filân.Kendisinin ve hükümetinin hiçbir kabahati ve sorumluluğu yoktur. Olamaz.

Cumhurbaşkanı muhtarlara şöyle diyor: “İnşallah 18 Mart’ta Çanakkale köprüsünün temelini atacağız. Bu da dünyada ilk olacak! 5,000 metreyi aşan uzunluğa sahip bir köprü. 2023’e yetiştireceğiz. …Bundan dolayı çıldırıyorlar, kıskanıyorlar. Sen kalkacaksın dünyanın bir numaralı hava limanını yapacaksın. Bunu söylüyorlar. Onun için paranı kısarız diyorlar. Ne kısarsanız kısın, bu millet küllerinden doğarak sizi boğar.”

Batı ülkeleri, dünyanın en büyük uçak alanını, en uzun köprüsünü yapacak diye Türkiye’yi kıskanıyor. İnanılır gibi değil. İhtiyaçları varsa onlar da yapsın. Nasıl olmasa ekonomileri Türkiye ekonomisinden çok daha iyi durumda. İnsan kendisinden daha iyi olanı kıskanır. Kendinden daha kötü olanı değil.

Üstelik Türk ekonomisinin dış yatırımlara yani “onların parasına” ihtiyacı var. Aksi halde ülke ya yerinde sayacak ya da çok yavaş kalkınıp büyüyecek. Kendisinin söz verdiği gibi 2023 yılına kadar “İlk on ekonomi içine” onların parası olmadan giremeyecek. Millet de, bu nedenle, küllerinden doğamayacak.

Cumhurbaşkanı devamla şunları söyledi: “Türkiye’nin yanında olmayan karşısındadır prensibiyle mücadele alanımızı genişleteceğiz. Hiç kimse merak etmesin. Türkiye bunu başarabilecek güce, azme, kararlılığa sahiptir.”

İnsan bunu okuyunca hem merak etmesi hem de korkması gerekir. Özellikle son beş yılda takip edilen “Stratejik Derinlik” ve “Tek Adamlık” politikalarıyla Türkiye’nin yanında kaç devlet kalmıştır? Yani Türkiye dünyaya karşı savaş mı açıyor? Bir zamanlar Bush bu cümleyi kullanmıştı ama onun bunu hayata geçirecek gücü vardı. Türkiye’de böyle derman var mı? Bu türden horozlanmalara ne gerek var? Türkiye PKK ve İslâm Devleti teroristleri ile başa çıksın, gerisine ihtiyaç yok.

“Ey Batı” diyor Cumhurbaşkanı “siz bunları savundunuz, arkasında durdunuz, yanında yer aldınız. Sizin bu dünyada özgürlük diye bir sıkıntınız, derdiniz yok. Özgürlük bu değil. …Özgürlük , Yavuz Sultan Selim Köprüsü’nden, Marmaray’dan, Avrasya Tüneli’nden, Osman Gazi Köprüsü’nden, Çanakkale Köprüsü’nden, bir numaralı havalimanından geçer.”

Özgürlük gerçekten bu mu demektir? Yukarıda sayılanlar gerçekten önemli eserlerdir. İleride Cumhurbaşkanı Erdoğan bunlarla anılabilir. Demirel’in Keban Barajı ile anıldığı gibi. Ancak Cumhurbaşkanı haklı olsaydı Hitler ve Stalin en özgürlükçü liderler olacaklardı. İkisi de dev eserler yaptırmaya bayılırlardı. Yaptıklarının dünyada “en iyisi” veya “en büyüğü” olmasını isterlerdi. İkisinin de yaptırdığı heyulâ gibi eserler hala bazı kentlerin ufkunu süslemektedir. Ne var ki ikisi de tarihe “Diktatör” olarak geçtiler.

Firavunlardan beridir diktatörler, her dönemde “büyük eser” yapmayı tercih etmişlerdir. Etrafa bir bakın, göreceksiniz.