Tıpkı alkol ve uyuşturucu bağımlılığında olduğu gibi, bulimiyada da, çekilen ruhsal acıyı dindirme amacı güdülür. Ancak kişinin başvurduğu bu yöntem onu daha da büyük bir çıkmazın içine sokan kötü bir çözümdür. Amaç, rahatlamak ve acı veren her şeyden bir süreliğine de olsa kurtulmaktır. Yara iyileşmiş gibi görünür oysa günler geçtikçe daha da derinleşmektedir. Bulimiya ile madde bağımlılığı arasındaki benzerliklere karşın, bulimiyada durum çok daha tehlikeli olabilir zira alkol ve uyuşturucuya ulaşmak her zaman kolay olmayabilirken besin maddeleri her yerdedir; ulaşımı nispeten kolay ve sorunsuzdur. Üstelik uyuşturucu ve alkolden farklı olarak, yemek, hayatta kalmak için şarttır. Bu da ciddi bir paradoks teşkil eder.
Sıklıkla genç kadınlar arasında görülen bulimiyanın kökenleri hakkında uzun süredir araştırmalar yapılıyor ve çeşitli kuramlar geliştiriliyor ancak bugün halen bulimiyanın nedenleri tam olarak bilinmiyor. Bulimiya uzunca bir süre, genç kadınların anneleriyle yahut besleyici rolündeki ebeveyniyle olan ilişkileriyle açıklandı. Ancak bugün yeme bozukluklarının tek bir faktörle açıklanamayacak kadar karmaşık olduğu düşünülüyor. İşin içinde birden çok etken var: Genetik etkenler, biyolojik etkenler, ailedeki beslenme alışkanlıkları, toplumsal baskılar ve psikolojik nedenler… Besinle ilişkisi sorunlu olan, özellikle de sağlıklı, dengeli ve hafif beslenmeyi neredeyse bir kompulsiyon haline getiren bir annenin varlığı; babaların, erkek arkadaşların ya da erkek kardeşlerin genç kadının bedeni yahut kilosuyla ilgili yaralayıcı yorumları; duygusal incinmeler, kimi zaman cinsel tacizi de içeren travmalar bu nedenlerden bazıları olabilir.
Tedavi
Bulimiyada anne babaların karşılaştığı en büyük sorun, çocuklarını yardım almaya ikna etmek olur. Bulimik birey yaşadıklarının bir sorun olmadığını düşünür; kimi zaman yakınları da bu sorunu ciddiye almaz zira bulimik hastanın fiziksel görünümü gayet sağlıklı olabilir. Ne var ki görünenin aksine bulimik hastalar ileri aşamalarda ciddi kalp ve böbrek sorunları yaşayabilir ve yaşamları ciddi şekilde tehlikeye girebilir. Durumun ciddiyeti göz önüne alındığında, bulimik hastanın, kendisi istemese de, bir uzmandan yardım almaya ikna edilmesi, hatta kimi durumlarda hastaneye yatış olasılığının da gözden geçirilmesi gerekebilir.
Bulimik hastanın tedavisi üç farklı eksen üzerine kurulmalıdır: Besinsel, davranışsal ve psikolojik… Besinsel eksende, kişinin önce normal bir kiloya ulaşması, ardından da bu kiloyu koruması amaçlanır. Tabu haline gelmiş besinlerle yeniden sağlıklı bir ilişki kurmak da bir diğer amaçtır. Davranışsal eksende ise, yemekle olan ilişkinin korku, obsesyon ve kompülsiyonlardan ayrıştırılarak yeniden inşa edilmesi gerekir. Kişi, kendisini ifade etmenin yemekle ilişkili olmayan, daha sağlıklı yollarını da öğrenmelidir. Psikolojik eksende ise terapi, sorunun daha derindeki sebeplerinin araştırılmasına, kişinin başkalarının onayına duyduğu ihtiyacın anlaşılmasına, suçluluk gibi olumsuz duyguların çalışılmasına ve özsaygının geliştirilmesine katkıda bulunmayı amaçlamalıdır. Böyle kapsamlı bir çalışmada psikiyatrın, terapistin ve beslenme uzmanının hem aileyle hem de birbirleriyle iş birliği içinde çalışmaları son derece önemlidir.
HASRET VE İMRENME
İdealimizdeki hayatı yaşamayı ve uzun vadeli hedeflere ulaşmayı zorlaştıran birçok sebep vardır. Başarısızlık korkusu, zaman ve imkanların kısıtlılığı, motivasyon eksikliği gibi… İstediklerimizi ve hayal ettiklerimizi elde edemediğimizde de diğerlerinin başarıları görüş açımıza daha çok girer. Kendimizden daha iyi görünen, daha başarılı ya da zengin biri ile karşılaşmak herkeste farklı duygular uyandırır. Bu bizi bazen motive ederken, bazen de canımızı sıkar.
Soren Kierkegaard birine imrenmenin, yenilgiyi kabul etmeye benzediğini söyler. Çünkü birine ya da başarısına imrendiğimiz an, bu başarıya ya da standarda ulaşamamış olduğumuzu fark ettiğimiz andır.
Haset ve kıskançlık hissettiğimizde iki seçenek vardır: Boş vermek ve önemsememek; eğer bunu yapamazsak da içten içe bu duygunun bize zarar vermesi. Van de Ven ve arkadaşları (2011) haset ve motivasyon arasındaki bağı araştırıyorlar; üçüncü bir seçenek olarak haset duygusunun dönüşebileceği fikrini ortaya atıyorlar. Hasetin acı verdiğini, bu yüzden bu duyguyu imrenmeye dönüştürerek daha iyi hissedebileceğimizi iddia ediyorlar. Yani yenilgiyi kabullenmemek ve imrenme duygusunu uyandıran standarda ulaşmayı arzulamak… Haset ve kıskançlık yıkıcı olabilen duygularken, imrenme daha yapıcı ve üretici olma potansiyeli taşır. Ancak haset duygusunun yarattığı hırs ve motivasyon, imrenmeye dönüştüğünde daha pasif bir hal alabilir.
Van de Ven, haset duygusunu iyi huylu ve kötü huylu olmak üzere ikiye ayırıyor. Ötekinin başarısını kendimiz için tehdit olarak gördüğümüzde kötü huylu ve bu başarıyı ortadan kaldırma isteği içeren bir haset hissedebiliriz. Ancak ötekinin başarısı bize tehditkâr gelmiyor ise bu bir motivasyon aracına da dönüşebilir. Bu imrenme hali bize ihtiyacımız olanı fark ettiren, yol gösteren bir vesile olabilir.
Ancak haset duygusu her zaman işlevsel bir imrenmeye dönüşemeyebilir. Bazı sosyal karşılaştırmaları tekrarlayıcı biçimde yaptığımızda çaresiz hissettiren bir haset duygusuna kapılabiliriz. Görüntümüz, ekonomik durumumuz, ailevi kökenimiz, geçmişimiz gibi değiştirilmesi mümkün olmayan konularda yaptığımız sosyal karşılaştırmalarda, motive olmak yerine kendimiz ile ilişkimiz bozulabilir.
Araştırma bulguları da bunu destekler nitelikte. Araştırmacılar, yaptıkları çalışmada, kişilerin imrenme hissettikleri duruma ilişkin yetersiz hissetmeleri ya da bu durumu yetenek ve imkânlarının dışında bulmalarına bağlı olarak negatif haset duygusu geliştirdiklerini bulguluyor. Çalışarak ya da bir şeyi değiştirerek imrendikleri durumu elde edebileceğini hissedenler ise motive oluyorlar.
Van den Ven, haset, hayranlık ve imrenme hissettiğimiz kişilerin bizim için değişimi sağlayabilecek kahramanlar olduklarını söylüyor. Çaresiz hissettiren bir haset duygusuna esir olmamak için de ‘kahramanınızı doğru seçin’ uyarısında bulunuyor.
Kaynak:
Niels van de Ven (2011) Why Envy Outperforms Admiration, Pers Soc Psychol Bull June 2011 vol. 37 no. 6 784-795
BEBEKLER VE UYKU
Yeni ebeveynlerin aklını çok kurcalayan bir sorudur bebeklerini nasıl uyutacakları. Bazı uzmanlar, ağlasa bile uykuya dalana kadar yatağından almamayı önerirken diğerleri her ihtiyaç duyduğunda yardıma gidilmesi gerektiğini savunur. Birbiriyle tamamen çelişen bu iki önerinin altında yatan farklı teorileri bilmek, ailelere bu konuda nasıl bir yol izleyecekleriyle ilgili fikir verecektir.
Bebeklerin ağlayarak uyumaması gerektiğini savunan gelişimsel psikoloji ekolünün temelinde, güven ihtiyacının önemi vardır. Dünyayla ilgili hiçbir tecrübe ve bilgisi olmayan yeni doğmuş bir bebek, ihtiyaçlarının karşılanması için ebeveynlerine muhtaçtır. Ağlayarak ifade ettiği bu ihtiyaçlar karşılandıkça bebekler güvende olduklarına dair bir bilinç geliştirirler. Dışarıdan gelen bu güven hissi tekrarlandıkça pekişir ve dünyanın güvenli bir yer olduğu fikri içselleşir. Bebekler büyüdükçe etraflarına duydukları ihtiyaç azalır, kendi kendilerine de güvende olduklarını bilirler. Gelişimsel bakış açısından, bu bilincin gelişebilmesi için yatağında ağlayan bebeğin yanına gitmek ve onu sakinleştirmek, güvende olduğunu hissettirmek gerekli. Davranışçı psikologların savunduğu diğer görüş ise, bebeklerin dünyayı olayların sonuçlarına göre öğrendiklerini söyler. Her ağladığında odaya girip onu sakinleştiren bir ebeveynin varlığı bebek için bir ödül niteliğinde olup ağlamanın tekrarlanmasını sağlar. Bebeklerin büyüdükçe geceleri daha çok uyanmaları ve anneleri gelmeden susmamaları bu bilginin öğrenilmesi sonucudur.
Bu noktada ebeveynler büyük bir ikilemde hissedebilir: Bebeklerinin güvende olma hissini zedelemekle, gece boyu defalarca ağlayarak uyanması arasında bir seçim yapmak… Seçim zor gibi görünse de, zamanlaması doğru yaklaşımlarla bebeğin sağlıklı gelişimine zarar vermemek mümkün. Bebeklerin en çok güvence aradığı dönem olan ilk 6 ayda uyku eğitimi vermek doğru değil. Bu zamanı sıkça bebeğinizin yanına giderek geçirmeniz gerekli güven hissinin temelini oluşturacaktır. Bebeğinize kendi kendine uykuya dalmakla ilgili destek vermek için en azından ilk 6 ayı doldurmasını bekleyin. Ancak her bebek ve aile birbirinden farklı olduğundan, ailelerin kendilerine uygun uyku eğitimi hakkında bilgi almak için bir çocuk psikoloğundan yardım alması yerinde olacaktır.
































