Köşe Yazarları

BU MÜCADELE KLASİK YÖNTEMLERLE KAZANILAMAZ…






Hangi birini yazayım diye düşünüyor insan. O kadar çok saçmalık, o kadar çok yasadışılık, o kadar çok kötülük var ki, hangi birini yazacaksın. Sadece okuyor, dinliyor, öfkelendiğinle kalıyorsun.

Fakat son günlerde birçok kesimden gelen bir talebin, bir anlamda resmi muhalefet tarafından da dillendirildiğini görmek umut verdi bana.

Fakirleşmemiz, adaletin, demokrasinin rafa kaldırılması, devletin kurumlarının özellikle kamunun erozyonu, maliyenin parasızlığı, üstüne üstlük gelir artırma adına en alt gelir düzeyinden başlayan kazanılmış hak gaspları, hani derler ya buramıza kadar getirdi.

Ama görünen o ki, seçim tarihinin belirlenmesinde oynanan oyun bardağı taşıran son damla olacak.

Konu sadece şu tarihte veya bu tarihte seçim olması değil.  Konu, iktidar eliyle suni bir çoğunluk yaratmak, bir nevi “UBP tarzı demokrasi” dayatmak. Yasalara aykırı, tüzüklere aykırı, geleneklere aykırı bir yöntemle, çatır çatır dayatarak…

Sebebi, Nisan’a kadar seçime gitmemek. Ucunda ne olursa olsun, hangi kural çiğnenirse çiğnensin, o seçimi Nisan’dan önce yaptırmayacaklar.

Böylece yalnız demokrasiyi ilga etmiş olmuyorlar, aynı zamanda ülkeyi yeniden Tatar sonrası dönemin boşluğuna sürüklüyorlar.

Geçtiğimiz hafta bir vesile görüştüğümüz Tufan Erhürman anlattı. Aralık ayında iyimser bir tahminle bütçe geçse bile, o bütçe Şubat’ta açılacak. Nisan’da yapılacak bir seçim için seçim yasakları başlamış olacak, yani bütçenin açılması zor. Daha da kötüsü, Nisan’da seçimi yaptığımızı farz edelim, o seçimin hemen haftasına bu kez de yerel seçimler için seçim yasakları başlayacak. Bırakın bütçeyi, hükümet bile kurulamayacak belki de.

Al sana 6-7 aylık bir hükümet boşluğu… Bunu bile göze almışlar. Yoksa acaba, bilinçli olarak mı yaparlar, merak ederim.

Farkında olmamaları mümkün müdür? Hesap ortada. Bu süreci nasıl aşacaklarını bir türlü söylemiyorlar. O zaman geriye bilerek yaptıkları ihtimali kalıyor. Bir siyasi parti ülkesine bu kadar büyük bir kötülüğü planlayabilir mi?

E, bugüne kadar yaptıklarını bir bir gözünüzün önüne getirin, o zaman insan “neden olmasın, yaparlar” diyor. Ersin Tatar vekalet vermediğinde ülkenin hükümetsiz kalacağını bilmiyor muydu? Bal gibi biliyordu, ama yaptı. Nitekim şimdi tekrar o yolda ilerliyorlar. 5 kişiyle seçim tarihi belirleyecekler. Ana muhalefet partisinin dahi bulunmadığı bir uyduruk komiteyle…

İşte bu noktada, sine-i millete dönme talepleri geliyor. Toplumsal muhalefeti sağlamanın tek yolu bu kaldı artık. Muhalefet o koltuklarda artık ne söylese ne yapsa işe yaramıyor, çünkü dinleyip de anlamaya çalışan yok, bildiklerini okuyorlar. Ve yine muhalefet, bunca rezaletten sonra ülkenin çıkarlarını bugüne kadar izlenen yöntemle koruyamaz.

Tufan Erhürman’ın “Sokağa inmeye hazırlanıyoruz” sözünü bu nedenle önemli bulurum. “Bu iş ya yargıda biter ya sokakta biter, esas mesele koltuk değil, memleketi düşünmektir” diyor…

Yargının siyasi konularda taraf olmadığını geçmiş birçok davadan biliyoruz. Yine oradan bir şey çıkmasını beklemem. Bu arada dün ele alınması gereken davanın, tarafların vardığı mutabakat ile 20 Eylül’e ertelendiği açıklandı. O mutabakatı da merak ettim açıkçası…

Her neyse, eğer bu Ad-Hoc komite görev yaparsa, geriye kalan tek şey, zulüm gören bu halkı da yanına alarak, gerekirse Meclis’in dışında muhalefeti sürdürmektir.

Devletin Anayasasını, yasalarını ve demokrasiyi koruma görevi, Meclis içinde yapılamıyorsa, yapacak başka bir şey yok…

 

YERİN KULAĞI VAR

ÇEKİLİN O MECLİSTEN:

HP lideri Özersay diyor ki; “Bir azınlık hükümeti hukuku yok sayıp tüm komitelerde çoğunluğu ele geçirmeye çalışırsa yarın sendikalar, ihale kanunu gibi her konuyla ilgili bu hükümet her istediğini yapacak demektir. Böyle bir dünya var mı? Demokrasi yerle bir ediliyor. Bu iş diktatörlüğe kadar gider”… Bu hükümete anladığı dilden konuşmadıktan sonra ne deseniz boş. O zaman yapılacak tek şey var. O da o Meclis’ten çekilmek…

 

BİZİ KİMLER YÖNETİYOR:

Hükümetin apar topar Meclis’e getirmek istediği yeni iş yasasıyla Toplu İş Sözleşmesi ve sendikalaşma ortadan kaldırılmak hedefleniyor. Kürsüde yasa tasarısını savunmaya çalışan Bakan Çağman da belli ki bu yasayla ilgili bir şey bilmiyor. Birileri tasarıyı eline vermiş ve “çık oku” demiş. Muhalefetin eleştirileri üzerine kem küm edip söyleyecek söz bulamayan Çağman, kürsüden inmek zorunda kaldı. Sonunda hükümet bu konuda geri adım atmak atarak ivedilik taleplerini geri çekti. Ben bu görüntüden utandım da ya utanması gerekenler?

 

HASTANE BİZİM Mİ, DEĞİL Mİ?:

TC ile imzalanan protokolde de yer alan ve 15 Kasım’da temeli atılacağı söylenen, 500 yataklı hastane için, yapılacağı arazi TC Elçiliği’ne devredilmiş. İnsan ister istemez soruyor, “bu hastane bizim mi olacak, yoksa başkasının mı?” diye. Eğer bu hastanene KKTC devletinin olacaksa, arazisi niye TC Elçiliğine devredilsin. Ve atama Başbakan çıkıp, “Hastane arazisini şimdi değil, 1 buçuk ay önce devrettik” diyebiliyor. Ama araziyi neden devrettiklerini açıklama gereği bile duymuyor…

 

ARIKLI VE EKONOMİSİ:

Erhan Arıklı tuttuğu mevki ile uyumsuzluğunu her fırsatta sergiliyor. Dün de memurların dövizin artmasından dolayı zarar görmediklerini söylüyordu. Sözde devlet gereken artışı vermiş. Nasıl yani? Son 6 ayda TL yüzde 45 değer kaybetti. Memura ne verdiniz? Sonra, Damla Dabiş’in yine döviz konusunda ne yapacaksınız?” sorusuna yanıt verirken, çok yakını olan birisinin da bundan etkilendiğini görünce, Merkez Bankası ile konuştuğunu söyledi. Yani bir yakını zarar görmemiş olsaymış, bunu da yapmayacakmış…

 

BU “DANIŞMANLIK” ŞİRKETLERİ NİYE ENGELLENMEZ?:

İnsan Hakları Derneği, Mülteci Hakları Vakfı, hukukçular, gazeteciler sürekli dikkat çekmeye çalışıyor, “Bu ülkede insan kaçakçılığı artık boyut değiştirdi, çalışma ön izniyle getirilenler güneye geçiriliyor” diye. Dün yine birisi, ön izinle getirdiği işçilerin kısa bir süre sonra, pasaportlarını da bırakarak sırra kadem bastıklarını söylüyordu. 2018’de de olmuş, 10 Bangladeşli aynı şekilde kaybolmuştu. İş Yasası’nın 61. Maddesine göre bu danışmanlık şirketleri yasa dışı. Ama ortada onlarca şirket var. Neden bunların üstüne gidilmez ve KKTC’nin adının sürekli insan kaçakçılığına karışmasına göz yumulur? Engel nedir?

 

DEVLETİ KORUMAK ÜCRETLİLİN GÖREVİYMİŞ:

Ersan Saner diyor ya, “Hem işçinin, hem işverenin, hem devletin haklarının korunması gerekir” diye. Tercümesi şu, toplumun maaşlı ücretli kesimi en alt gelir düzeyindeki emekliler devleti korumak adına kazanılmış haklarından vazgeçebilirler. Ama sermaye sahipleri değil.  Yok çarpıtmıyorum, demagoji de yapmıyorum. Hükümet paraya sıkışınca kimin cebine salıyor? Hakları budamak isteyince kime saldırıyor? Sermayeye mi, milyon dolarlık arkadaşlarına mı? Bakın bakalım, demagoji mi bu, yoksa yaptıklarının tam karşılığı mı?

 







Göz Atın
Kapalı
Başa dön tuşu