Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Bravo! (Nasıl da anladınız!)

Sn. “büyüklerimiz” sonunda idrake vardılar ve dediler ki “sorun, Rum tarafının tüm Kıbrıs’ın ve denizlerinin sahibi olduğuna inanmasıdır.”

Bravo! Geriye “idrak edilmesi” gereken bir siyasi olay daha kaldı ama! Şöyle ki “eğer Kuzey’deki Türk halkı ile coğrafyasını kendi sahipliğinde görürken tüm karasularının da egemeni  benim iddiasındaki bir Güney Rum liderliğiyle karşı karşıyayız.. O  zaman “bizim inancımız nedir” derken “işte bunlardır” diyebilir miyiz?

       Bir: KKTC gerçektir ve Kıbrıs Türk Devletidir.

İki: Bu devletin TC’ye kadar uzanan kara sularıyla birlikte bir egemenlik alanı vardır.

Üç: Bu iki gerçeğe ve inanca dayalı olarak adada biri Güney’de diğeri Kuzey’de iki ayrı egemen devlet vardır..

Dört: Bu nedenle çözüme yönelik müzakereler de bu yadsınamaz gerçekleri gözeterek yapılacaktır!

PEKİ yıllardır bu gerçekler gözetilerek mi sürdürülüyor müzakereler? “Birleşik Kıbrıs” teraneleri arasında, sara nöbeti geçirir gibi tepinirken,  “iki halkın asırlardır birlikte yaşadığı” iddialarında aranan  çözüm, gerçekten “iki devlete” dayalı çözüm müdür?

Hem Annan planında hem son Crans Montana maskaralığında Rum her zamanki gibi gıcıklık  yapıp müzakereleri  vıcıklaştırmasaydı adına KKTC dediğimiz Kuzey’in egemen devleti mi olacaktık?

Yoksa aramıza en az 80 bin Rum’un da katılacağı,  federal sistemin yönetim işleyişinin “azınlık çoğunluk” esasında olacağı, uluslar arası ilişkilerde bile tek başımıza hareket edemediğimiz… Gerçeklerde, boynumuza bağlı  ipini çektiği anda havada asılı kalıp canımızın çıkacağı “birleşik Kıbrıs”  ahkâmının esiri mutlakı mı olacaktık?

       KIBRIS tarihini bilmeyenlerin.. Kıbrıs sorununu hiç bilmeyenlerin.. Rum tarafının hâlâ devam eden  enosis ideasına inanmak istemeyenlerin;  bu adadaki Türk halkının varlık ve özgürlüğü için verdiği mücadeleye bile utanmadan “faşistlerin yarattığı faşizm” diyenlerin..  Bugüne kadar bir tahta kurdu gibi içimizi kemire oya nasıl ufalayıp tahrip ettiklerini.. Kıbrıs Türk halkını “sağ-sol” gibi ulusal davaya tüküren tutumlarında nasıl düşman kamplara ayırdıklarını.. Yarım asırdır öncesinde de olagelen benzer “sapkınlıklarla”  sonunda bizi sadece “çözümsüzlüğe” mahkûm bir halk durumuna soktuklarını.. Kaç defa daha söyleyip yazacağız?

ŞİMDİ de idrak ettiler ki Rum tarafı ile eğer çözüm olmuyorsa bunun nedeni tüm adanın ve denizlerinin hakimi oldukları inancıymış!

Bir daha bravo!


      

YOLSUZLUK DAVALARI DEVLETİ KİLİTLEMEMELİ!

Dörtlü koalisyon hükümeti daha Meclisteki “bütçe işinden” bile paçayı kurtaramadı ki elle tutulur icraatlara yönelsin!                       Şimdilik sadece  günlük sorunları bizim gibi medya haberlerinden izlerken, “ya öyle mi o soruna da bakalım” diyen bir hükümet var!        TABİ ki dağ yolunun kısa sürede trafiğe daha uygun hale getirilmesi, inşaatlardaki çalışma saatleriyle güvenlik tedbirlerinin daha ciddi şekilde denetlenmesi, gece kulüplerinin üzerine gidilmesi, bet ofislerin peşine düşülmesi, geçmişten  kalan hapishane gibi  sorunların ciddiyetle ele alınması,   eşkıyalara yobazlara set çekilmesi…                          “Hükümet iş başındadır” imajını çakıyor ama henüz “başarısının miyarına” ölçü tutamıyoruz. (İnsafla “daha çok erken” dediğimizce tabi.)

ANCAK Geçmişte hükümetleri açmaza sürükleyen bazı talihsiz tutumlar, bakıyoruz yavaştan dörtlü koalisyon hükümetini de sarıyor! Mesela bazı sorunları “medyatik” yapıp halkın ilgi odağı haline getirdikten sonra hükümetin istediği gibi gündem oluşturması!

Millet önüne konan dedikodulu ve çeşnili olaylarla sorunların tadını yalarken, “asıl zorunlu icraatları gözlerden kaçırtmayı!”

YOLSUZLUKLAR olayı gitgide böylesi popülizm kokulu bir  dava haline getiriliyor! Tabi ki “pislikler temizlenecek, suçu olanlar kefaretlerini ödeyecek hatta gerekirse mütegallibenin başı ezilecek…”

Ancak bunlar toplumun sürekli izleyeceği dizi filmler esamesine düşürülmemelidir! Söz yargınınsa en erken zamanda harekete geçirilmeli, suçlular cezalandırılmalıdır, hepsi o kadar!

ÇÜNKÜ benim yurttaş olarak  derdim döviz vurgunuyla birlikte artan hayat pahalığıdır! Trafik felaketidir! “Hizmeti” kalmayan “sağlıktır!” Dökülen eğitim, boğan pislik, yitip giden dirlik düzen sorunlarıdır…

Bu nedenle memlekete bir bütünün tüm kurumlarıyla birlikte bakıp, birlikte çözüm üretecek sistem yaratılmaz, reformları yapılmazsa,  günü birlik palyatif tedbirlerin içinde heyamola çekmek kaçınılmazdır..

NİTEKİM olan budur! Yıllardır et fiyatlarının pahası konuşulur ama  o paha düşmek yerine yükselirken bile fiskelik çözüm olmaz!

Yıllardır Mağusa limanı da konuşulur, uyuşturucu da çarpık yapılaşmalar da… Artık KKTC’ye 3. ülkelerden öğrenci diye girip,  kapağı attıktan sonra,   öğrenci olmaktan başka her işin insanı olan gençlerin tepe tepe kullandığı ve verdikleri  zararlarının  “aracıları” haline getirdikleri  üniversitelerimiz de…

“DERT çok diyelim..  Ki bugünlere arkamızda çözüm bekleyen dağlar gibi sorunlarla geldik…

Kısaca diyeceğimiz şudur: Devlet kademelerinde “bizatihi devletin kalbinde oluşan yolsuzlukların hesabını sormak farzdır ama devleti bu tip “popülist beğenilerle” kısır döngülerin içine kilitlemeden…


 

       KISACA TAKILDIĞIM: (ARTVİN ZAFERİ KUTLU OLSUN.)

Bir kez daha inandım, arkamızda Türkiye olduğu sürece bu adadaki varlığımıza kimse kastedemez, kimse bizi Kuzey vatanından söküp atamaz.

Dün Türk askeri “Mehmetçik” Afrin’in merkezine girdi. 58 gün sonra Afrin harekâtı, Amerika’nın, AB Parlamentosu’nun  tüm tehdit ve uyarılarına karşın büyük bir askeri ve diplomatik başarıyla sonlandı. Gurur duydum. Türklük dünyasına Kutlu olsun, mübarek olsun…