Poli

Bölünmüş Kentler Kardeşliği – Belfast

Belfast’ın Berlin Duvarı olarak anılan Cupar Way’deki Barış Duvarı (peace wall), Protestan Shankill ile Katolik Falls’u birbirinden ayıran, kimi yerlerde 9 km yüksekliğe erişen bir beton, metal ve tel örgü yığını. Buna karşın, Belfast’ı diğer bölünmüş şehirlerden ayıran özgün bir niteliği var; bölünmüşlüğünün tek bir duvarla değil, bugün sayıları 90’a yanaşmış bir çok duvarla örülmüş olması, yani “hiper-ayrışmış” yapısı. İşin trajikomik tarafı ise bu duvarların “barış” duvarları olarak anılması. Barış ve duvar kelimelerini aynı tümcede söylemek ağızda buruk bir tat bırakıyor. Pogatchnik (2013) bu durumu iyi özetlemiş: “Belfast için barış demek, duvarlarla örülü bir şehir demek”. Tanıdık geliyor değil mi?

Kentin sosyo-mekansal bölümleri

Bölünmenin tarihi

Belfast’ta bölünme süreci, Britanya İmparatorluğu’nun 17. yüzyılda adada bir sömürge devleti kurmasıyla başlıyor. Ulster Plantasyonu olarak bilinen bu sömürgecilik döneminde, adaya ana karadan gelen Protestanlar, Katolik inancındaki yerli halk yerleşimlerinden bağımsız yeni kasabalar inşa ediyorlar ve kendilerini duvarlarla çevreleyerek, Katolik halkı için yabancı ‘medeniyet temsilcileri’[i] niteliğine bürünüyorlar.

19.yüzyılda sanayileşmeye bağlı olarak büyük bir ekonomik canlılık yaşayan şehirde, artan işgücü talebi şehrin dışındayaşayan Katoliklerden temin edilince, bu grup da şehir duvarlarının içine süzülmeye başlıyor.[ii] Böylece, bugün hala şehirde okunması mümkün olan doku ortaya çıkıyor ve Katolikler, Falls Caddesi boyunca kendi işçi sınıfı konut çevrelerini oluşturacak şekilde kümelenirken; işçi sınıfı Protestanlar da bunun biraz kuzeyindeki Shankill Caddesi boyunca yerleşiyorlar.

19.yüzyılın ikinci yarısında, Katolik nüfusundaki artışa bağlı olarak, o döneme dek etnik ve dini olarak nitelendirilebilecek farklılıklara yeni bir etiket daha ekleniyor; milliyetçilik. Bunun temelinde, Katoliklerin, İrlanda’nın bağımsızlığı için mücadele etmesi, Protestanların ise, Büyük Britanya ile birleşme talepleri yatıyor. İrlandalı Katolikler ulusalcı/cumhuriyetçi, Britanyalı Protestanlar ise birleşmeci/sadık unvanlarını da alarak, çatışmaya politik bir bağlam kazandırıyorlar. Bu gelişmeler sonucunda, 1921 yılında, Kuzey İrlanda, başkenti Belfast ile adanın geri kalanından idari olarak ayrılarak Büyük Britanya’ya bağlanıyor.

Tahmin edilebileceği gibi, yönetimsel bölünme sonucunda Kuzey İrlanda’da yaşamakta olan Katolik halkı bir anda burayı boşaltmıyor. Aksine, eskisinden de fazla ayrışarak, kurumsal olarak kendine yeterli bir topluluğa dönüşüyor. Gerek gündelik yaşamda gerekse sosyo-politik bağlamda artan anlaşmazlıklar, yan yana iki bağımsız topluluğun gelişmesine imkan tanırken, Belfast sokakları da giderek artan bir yoğunlukla çatışmalara sahne oluyor.

Artan arbedeler, 1969 sonrasının ‘Huzursuzluklar’ (The Troubles) dönemi olarak anılmasına yol açıyor. Bu dönem, 1998 yılında Good Friday Anlaşmasının imzalanması ile kapansa da, şehirdeki sosyo-mekansal bölünmeler ortadan kalkmış değil. Bugün Belfast, adeta bir açık hava ‘bölünmüş şehir müzesi’ ve önceki yazımızda bahsettiğimiz karanlık turizm için iddialı bir turistik destinasyon.

09:00 ile 15:00 saatleri arasında açık olan Alexandra Park barış duvarı kapısı ve kapıyı açıp kapamakla yükümlü belediye çalışanı (The Guardian, 22 Ocak 2012)

Bölünmenin (fiziksel) dokusu

Huzursuzlukların başlamasıyla birlikte, bölünme şehrin fiziksel dokusunda oldukça belirgin bir hal alıyor. Yaklaşık 30 yıllık bu dönem boyunca 60 000 kişi yer değiştiriyor ve bugün var olan homojen mahallelerin oluşmasına katkı koyuyor.[i] Kimi kaynaklara göre[ii], yer değiştirenlerin %80’ini Katolikler oluşturuyor. 2001 yılında yürütülen bir araştırma, kent nüfusunun yarısının, %90’ını Katolik ya da Protestanların oluşturduğu bölgelerde ikamet ettiğini gösteriyor.[iii] Aynı araştırmanın sonuçları, kentteki en ayrışık Katolik ve Protestan bölgelerinin (kuzey, batı ve doğu Belfast) aynı zamanda kentsel kalite standartları açısından en yoksun bölgeler olduğunu ortaya koyuyor.

yrışma sadece konut alanlarında değil, sosyal yaşantıda da göze çarpıyor. Huffington Post’un 2014 tarihli bir haberine göre[i], Kuzey İrlanda’daki çocukların %93’ü, ya tamamen ya da ağırlıklı olarak tek etnik gruptan oluşan okullarda eğitim görüyorlar. Sadece okullar değil, diğer sosyal donatılar da her iki topluluk için ayrı ayrı inşa ediliyor. Bu durum sosyal etkileşimi engellemekle kalmayıp, kentsel ekonomi üzerinde de büyük baskı oluşturuyor.

Bölünmeyle birlikte kentin fiziksel dokusunda gerçekleşen en dramatik dönüşüm—çarpışmaların azalacağına dair taşınan iyimser bir inançla[ii] ve bu inançtan ötürü sadece geçici çözümler olacakları öngörüsüyle—şehrin homojen bölgelerini birbirinden ayıran ‘arayüzlere’ Barış Duvarlarının örülmesidir. Bu duvarlar, bugün hala, kimi zaman orada yaşayan grupların talepleri doğrultusunda, diğer zamanlardaysa yöneticiler tarafından gerekli görülmesi durumunda inşa ediliyor. Sadece konut mahallelerini değil, yeşil alanlar ve parklar da dahil olmak üzere, iki toplumun karşılaşabileceği bütün alanları ayırmak için kullanılabiliyorlar.

Barış duvarları her ne kadar parçacıl nitelikte olsalar da, dolaşımı büyük ölçüde sınırlandırıyorlar. Yaya geçişleri için duvarlarda uygun görülen noktalarda kapılar açılıyor. Bu kapıların denetimi ya o bölgede yaşayan yerli halk ya da polis tarafından yapılıyor. Genellikle geçeleri kapalı tutuluyorlar ve gündüzleri de sadece belirli saatlerde geçiş imkanı sunuyorlar.

Hareket sınırlaması sadece barış duvarlarının fiziksel varlığıyla değil, sembolojik değer taşıyan kimi kentsel yapıtlarla da sağlanıyor. Simgesel çağrışımlarla kişiselleştirilen alanlar, fiziksel bölgelerin baskın grup tarafından toplumsal bölgelere dönüştürülmesi ve tanımlı hale getirilmesiyle sonuçlanıyor. Tüm kentsel mobilyalar, kaldırım taşları, elektrik direkleri ve benzeri diğer ögeler, iki grubun farklı renkleriyle boyanarak sahipleniliyor. Böylece, kent sakinlerinde aidiyat ve dışlama hisleri uyandırılıyor. Bu tür sembolojik göstergelere verilebilecek en yaygın örneklerden birisi de, milliyetçi söylemlerle çizilen duvar resimleri (murals).

Tüm bunlara karşın, kentte nötr diyebileceğimiz bölgelerin varlığından söz etmek mümkün. Örneğin şehir merkezi ve su kenarındaki alanlar, her iki topluluğun da iş, eğlence, alış veriş gibi nedenlerle kullanadığı mekanlar. Bunun yanı sıra, Queens University Belfast ve diğer entegre okullar, sadece karşılıklı temasın değil, etkileşimin de mümkün kılındığı, paylaşılan mekan niteliğinde. Bunlara ek olarak, ‘vitrin’ projelerle şehre yeni eklemlenen kozmopolit alanlar da (Titanic Quarter gibi), uluslararası karakterleriyle bölünmeye ilişkin herhangi bir iz taşımıyorlar.

Barış için katedilmesi gereken yolun çok uzun olduğuna bir örnek: kafes evler. Kent sakinleri barış duvarlarıyla yetinmeyip kişisel önlemlerle de kendilerini diğer gruptan soyutlamayı tercih ediyorlar

**

Belfast’ın bugün hala bölünmüş bir kent olarak varlığını süredürebilmesinin en büyük nedeni, diğer birçok örnekte olduğu gibi ortadan ikiye bölünmüş olmak yerine, çoklu bölünme ile bahsi geçen hiper-ayrışmış yapıya sahip olmasıdır. Parçacıl bölünme, kentin bir bütün olarak işleyişi açısından daha az engel teşkil ediyor. Bunun yanında, bu bölünme dokusu, dışarıdan baskı ile gerçekleşmeyip, içeriden, toplumsal süreçlerle hayat bulduğu için de daha ısrarcı. Şehrin örünütüsüne işlemiş bir bölünme organizmasından bahsettiğimizi düşünecek olursak, tek hamleyle yıkılacak büyük ve kitlesel bir duvar yerine birçok duvarın  yıkılmasının zorluğunu kavrayabiliriz. Ne de olsa tecrübeyle sabit: Duvarlar, dikildikleri hızla yıkılamıyorlar.

Renklendirilerek sembolojik değerler yüklenmiş kentsel mobilyalar ve duvar resimleri

Gizem C. Şefik

Daha Fazla Göster



İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Kapalı