Bitmeyen sürtüşmeler: (Bu nasıl bir kader?)

0
Eşref Çetinel

Bu haftaya geçen hafta kaldığımız yerden devam edeceğiz. Sular durulduğu için değil, olaylardan dolayı süreklilik kazandığı için!

Dünya hiç böylesi bir siyasi  karmaşa yaşamadıydı. Birinci ve 2. Dünya savaşlarını, “galiplerle-mağluplar” arasında paylaştırdıkları topraklarla   bitirdiklerini sananlar  meğer kendi çocuklarıyla gelecek kuşaklara,  sonrasında asla bitmeyecek ve kim bilir daha kaç yıl sürecek yeni dünya savaşları hediye ettiler!

Yani Kıbrıs sorununun da sürgit devam etmesi nasip kısmet meselesi değil! Ne de Türkiye Yunanistan arasında kurulamayan dostluklara nazire, hâlâ süren o çatışmacı ve düşmanca siyasetler!

GEÇEN hafta aklımızın bir yarısı Türkiye’nin Zeytin Dalı harekâtında kalırken, diğer  yarısı da Rum’un Doğu Akdeniz’deki hidrokarbon yataklarıyla buna bağlı olan “Kardak”ta kaldıydı.

Gerçekte biz, daha ilkokul “alfabe kitaplarımızda” öğrendiydik “iki keçinin çok dar bir köprüde buluşup, ‘önce ben geçeceğim, yok ben geçeceğim derken boynuz boynuza toslaşıp uçuruma düştüklerini!”

“İnadın” kimseye faydası olamayacağını öğrendikti öğrenmesine ama yazık ki ne Kıbrıs’ta kırabildik bu kaderi ne Türkiye ile Yunanistan arsasında!

NEDİR şimdi olanlar? Ne Kıbrıs’ı paylaşabildik ne Ege’yi! Nitekim geçen hafta Yunan Dışişleri Bakanı Kocyas’ın sözcüsü, “Türkiye sürekli Kırmızı çizgileri aşıyor” açıklamasını yaptıydı. Kısaca Kardak paylaşılamıyor, sürtüşmeler bir gün iki ülkeyi karşı karşıya getirecek hiddet şiddet ve inatla devam ediyor!

TABİ sorun iki karışlık kayalığı paylaşamamak değil! Asıl sorun Rum’un MEB’deki hidrokarbon yataklarını Kuzey’le paylaşmak istememesi ve TC’nin tüm uyarılarına karşın adanın tek egemen devleti gibi davranması! Ne var ki “gaz” olmasa bu kez “ördeği” bile sorun yapacak bir Yunanistan var Ege’de! Ki TC-Yunanistan arasındaki siyasi tartışmalar ne Lozan’la bitti ne Londra Zürih anlaşmalarıyla! Kader işte!


DÖRTLÜ KOALİSYON HÜKÜMETİNİ  İZLERKEN…

Tahmin ettiğimiz gibi: İki tip politikacı vardır.                                                                        Birileri “eskidikçe mayalanıp “kaşarlanmışlar” sınıfına geçenler!           Diğerleri yeni ve genç olduklarından ve de “kaymağı” yalayıp tadına varamadıklarından, henüz kaşarlanamayan politikacılar!

Geçen hafta’ya baktım özellikle Zeki Çeler ile Ayşegül Baybars Kadri, “bu memleketi hukukun üstünlüğü ilkelerine çekeceğiz” umudunu yeşertirlerken, icraatlarının ilk kıvılcımlarını çakmışlar..

Birisi “çalışma hayatına” yönelik “kimsenin gözüne yaşına bakmadan” yaptığı denetimler ve yasal cezalandırmalarıyla; diğeri gitgide çoktan kaçırılan ipin ucu nedeniyle can sıkıcı sorun haline gelen   şu “vatandaşlıklar olayının üzerine üzerine gitmeye başlamasıyla!”

Öte yandan öğretmen kökenli Eğitim Bakanı Cemal Özyiğit.. Üstelik adı sanıyla geçmişin  “sendikacısı..” (Hem de az buz değil! Sendikal Eylemlerde polis üzerine gelirken, kendini yerlere atıp direnen bir yürekli insan. Eğitimin her kademesinde görev yapmış bir Bakan.. Kısaca  sorunları hatırlatıp anlatmanıza hiç gerek kalmayacak.. (Öyle olması gerekir.)

       Buna karşın bu ülkede kendilerine özgü kurumsal yapıları nedeniyle sorunları hiç bitmeyen, bittiği yerde yeniden çoğalıp baş ağrıtan bir “Eğitim” vardır bir de “Sağlık!” Henüz 2018 bütçesi geçmedi ama göreceğiz. Yine en çok bütçe cari harcamalarıyla  bu iki “bakanlığa” ayrılacak.

Buna rağmen okullarda yine derslik ve öğretmen eksikliği söz konusu olabilecek, sağlık servislerinde yine “hasta-doktor” sürtüşmeleriyle ilaç sorunları devam edebilecek!

Çünkü vermeden almak yalnız Allah’a mahsustur!

Oysa KKTC “alamadığı vergiler bir yana destek ve teşviklere  varıncaya kadar her yıl TC’nin katkılarıyla dengelemeye çalıştığı bütçesini hep “dağıtıp” verendir!

Vergi disiplini sağlanmadan da dar ve sabit gelirlilerin canını yakan “dolaylı vergilerle” bu devleti  adam etmek mümkün olmayacaktır!

Öte yandan: Son zamanlarda “hükümet programı” üzerinde yoğunlaşan eleştirilerde “eksiklikler” vurgulanıyor.. Oysa diyorum “iyi ki eksik bırakılmış yoksa onlar da katılsaydı nice olurdu programın akibeti!”

Çünkü bugüne kadar hem  zaman hem olanaklar açısından hükümetler programlarının  tam tamına uygulanmaları şansı hiç olmadı!


KISACA TAKILDIĞIM: (POPÜLİZMLE TORPİL GİTMEZSE!…)

       Biline kiHantal merkeziyetçi bürokrasi” sorunu bir süre sonra yine gündeme gelecek.. “İş yapma ve bitirme heyecanıyla makamlarını bile ısıtmadan sahaya inen Bakanlar, bir bakacaklar ki devleti döndüren tüm “kurumların” mekanizmaları ya paslanmış ya da gıcırdıyorlar..

Ve yıllardır kaykıldıkları sandalyelerde, ellerini sağlı sollu başlarının arkalarında kavuşturup kendilerine yaklaşan yurttaşa “nesteeen” diye soran dairenin yetkili ve sorumlu müdürü, yine sormaya devam edecek? “Nesteeen?” Yurttaş yine anlatacak sorununu! Ellerini başının üzerine kavuşturmuş “yetkili ve sorumlu” dinledikten sonra ya “falan daireye git” diyecek yada “bu iş olmaz!”

       Yurttaş yine şaşıracak! O daireden çıkıp ötekine gidecek.. Ötekinden çıkıp bir ötekine belki…

Ve bir gün çok iyiliksever bir “yetkili ve sorumlu” kapı kapı dolaşmaktan başı dönmüş yurttaşın kulağına eğilip bak diyecek: “Bu işler böyle halledilmez! Torpil patlatacaksın!” Ve bu kez adama tam adresi verecek: “Bakana git!..”

SON sözüm: Torpiller, popülizmler, Bakan emirleriyle iş bitirmeler üzerine inşa edilen “öyle geldi böyle gider” düzeninin “boynunu” koparıp yerine “bakan” olmadan da saat gibi  çalışan “kurumlar düzenini” yerleştirecek basiret ve yönetsel geleneği koyamazsa, bu “hükümetten” de beklemeyin bir şey!