Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Yaşam

Bir tıp faciası ve bir basın özgürlüğü öyküsü.

 

Yakın tarihlerde yayınlanan ve zorlu yaşam mücadelesini anlattığı kitabına da bu adı vermişti Louise: “Tutacak El Yok ve Üzerinde Dans Edecek Ayaklar Yok” (“No Hand To Hold & No Legs To Dance On”
Önümüzdeki hafta, özel bir hafta. Havadis gazetesinin 5. yaş gününü kutlayacağız. Louise Medus’un acılı yaşam mücadelesinden yola çıkarak binlerce insanın yaşamını cehenneme çeviren bir tıp faciasını ve bu faciadan çıkan bir basın özgürlüğü öyküsünü anlatmak istedim bugün. Kahramanlarından birinin, onunla aynı topluma ait olmaktan gurur duyduğum bir Kıbrıslı Türkün olduğu ve Avrupa’da insan haklarını anlatan bütün kitapların başköşesinde yer alan bir kararın da öyküsü.
Tarihler 23 Haziran 1962’i gösterdiğinde yeni evli David ve Vicki Mason çiftinin telaşı ve heyecanı doruğa ulaşmıştı. Aylardan beridir bekledikleri an gelmişti. Vicki hamileydi ve doğum sancıları başlamıştı. Hemen hastaneye kaldırılan Vicki, bir kız çocuğu dünyaya getirmişti. Adını çok önceden düşünmüşlerdi: Louise. Doktorlar, doğar doğmaz Louise’i hemen başka bir odaya almışlardı.
Vicki, çok güzel bir kadındı. Upuzun boyu, zarif vücut hatları ve simsiyah saçları vardı. Dönemin modasına uygun olarak mini etekler giyer, gözlerine takma uzun kirpikler takar ve soluk renkli rujlar sürerdi. Essex’li, zengin bir ailenin kızıydı. Doğum yaptığında henüz 20 yaşındaydı. David de  uzun boylu, sarışın, oldukça fit görünümlü genç bir erkekti. Louise doğduğunda o da 21 yaşındaydı. Genç çift bir aşk evliliği yapmıştı. David, doğacak olan çocuğun kız olursa Vicki’ye benzemesini istiyordu.
Doğumdan bir süre sonra, doktor genç anne ve babayı bebeklerini göstermek üzere yan odaya almıştı. Yüzü endişeli görünüyordu. Yattığı yerden bebeğin yalnızca yüzü görünüyordu. Üzeri battaniye örtülmüştü. Yüzü, her bebek gibi çok güzel görünüyordu. Doktor usulca bebeğin üzerindeki battaniyeyi kaldırdığında genç çiftin yüzündeki gülümseme gitmiş, yerini derin bir endişe almıştı. Küçük Louise’in el ve ayakları yoktu. Normal el ve ayak yerine, gelişmesini tamamlamamış doğrudan omuza yapışık elleri ve kalçaya yapışık küçük ayakları vardı. Derin bir hayal kırıklığı yaşayan David’in doktora ilk tepkisi şu olmuştu: “Bir çocuğun bu haliyle yaşamasına izin vermeyeceğinize eminim”
Louise’in bedensel deformasyonları, o dönem yeni doğan binlerce bebekte görünenler ile aynıydı. Louise de diğer bebekler gibi, annesinin hamilelik döneminde kullandığı bir ilacın kurbanlarından biriydi. O, bir “Thalidomide çocuğu”ydu.
David, ilk şoku atlattıktan sonra bu küçük kızı çok sevmişti. Onu yaşama hazırlamak için maddi ve manevi bütün olanaklarını seferber etmiş ve onunla birlikte büyük bir hukuk savaşı vermişti. Yaşadıklarını ise Louise 13 yaşına geldiğinde yayımladığı “Thalidomide, My Fight” (“Thalidomide, Benim Mücadelem”) isimli kitabında anlatmıştı.
Peki neydi bu “Thalidomide”?
Louise’in yaşadıklarına ve mücadelesine yeniden dönmek üzere, gelin bu “Thalidomide”in ne olduğuna bakalım.
19. yüzyılın ortalarında Almanya’nın Aachen kentinin doğu yakasında yer alan, yemyeşil bir vadinin eteklerinde kurulu Stolberg kasabasında bir kozmetik fabrikası kurulmuştu. Fabrikanın kurucusu Andreas Augustus Wirtz’di. Fabrika, genel olarak çeşitli parfümler yanında temizlik malzemeleri de üretiyordu. 1939 yılında II. Dünya savaşı patlak verdiğinde, fabrika Hermann Wirtz ve ikiz kardeşi Alfred tarafından bir aile şirketi olarak yönetiliyordu. Alfred, Nazi partisi üyelerinden biriydi. Hitlerin uygulamaya koyduğu Aryanizasyon programı çerçevesinde, Almanlar Yahudilerin sahibi olduğu şirketleri devralıyordu. Wirtz kardeşlerin şirketi de bugün hala “Tabac” isimli kozmetik ürünleri üreten  şirketi devralıp giderek büyümüştü.
1946 yılında, Wirtz kardeşler aile şirketinin ismini Chemie Grünenthal olarak yeniden kayıd etmişler ve savaş sonrasında ihtiyaç duyulan tıbbi ilaçları da üretmeye başlamışlardı. Artık fabrikanın Nazi geçmişi ve bağlantıları ile pek ilgilenen yoktu. Wirtz kardeşler, şirketlerini eski Nazi bilim adamları için bir “saklı cennet”e dönüştürmüşlerdi. Fabrikalarında işe aldıkları Naziler arasında Hitler’in “Irksal Hijyen” programının önde gelen isimlerinden Martin Staemmler de vardı. Staemmler, Almanya’nın Polonya’yı işgali sırasında kimlerin “alt ırktan” olup yaşamaya değer olmadığını belirleme yetkisi olanlardan biriydi. Staemmler, fabrikada patoloji bölümün başına getirilmişti.
Fabrikada işe alınanlardan bir diğeri de Karl Brandt’dı. Karl Brand, daha sonra Nuremberg’de duruşması yapılan ünlü “doktorlar davası”nda yargılanmış ve insanlar üzerinde yaptığı korkunç deneylerden ötürü suçlu bulunarak mahkûm olmuştu.
Ancak fabrikanın asıl gözdesi Heinrich Mückter’dı. Mückter, savaş boyunca tifüse aşı geliştirmekle meşgul olan bir Nazi bilim adamıydı. Tifüs mikrobu, vücut dışında yaşamadığı için bu mikrobu savaş esirlerinin vücuduna enjekte ediyor ve geliştirmeye çalıştığı aşıları bu zavallı insanlar üzerinde test ediyordu. Mückter bu korkunç deneylerini Auschwitz, Buchenwald ve Grodno toplama kamplarında bulunan esirler üzerinde gerçekleştiriyordu. Yüzlerce esirin ölümünden sorumluydu. Ancak savaş sonrası suçları unutulmuştu. Wirtz kardeşlerin fabrikasında araştırma ve geliştirmeden sorumlu bilim adamı olarak çalışıyordu. İşte Thalidomide isimli ilacı geliştiren de oydu. 
Thalidomide, 1950’li yılların ortasında Chemie Grünenthal şirketi tarafından piyasaya sürülen “mucize bir ilaç”tı. Reçetesiz satılıyordu. Prospektüsünde, “hamile kadınlar tarafından güvenle kullanılabileceği”, “anne ve çocuklar üzerinde hiçbir yan etkisinin olmadığı” yazılmıştı. 46 ülkede satışa sunulmuştu. Dönemin en çok kullanılan ilaçlarından biriydi. Özellikle hamile kadınların sabah rahatsızlıklarına ve uykusuzluğa iyi geliyordu.
1959 yılına geldiğinde, Thalidomide’in toksik olabileceği ve hastaların sinir sistemlerine zarar verebileceği yönünde raporlar ortaya çıkmaya başlamıştı. Ancak Chemie Grünenthal, bu raporlara karşı önlemler alıyordu. Doktorlara rüşvet veriyor, aksi yönde araştırmalar yayınlayan bilim adamlarına ve bilimsel dergilere menfaatler sağlıyordu.
Nihayet 1961 yılında bir Avusturyalı doktor, özürlü doğan çocuklar ile Thalidomide ilişkisini kurmayı başarıyordu. Doktora göre, Thalidomide, hamile kadınlarda yan etkiler yaratıyor, düşüklere yol açıyor, bebekler üzerinde doğum kusurlarına yol açıyordu. Bebeklerin anne karnında elleri ve ayakları gelişemiyor, kör veya sağır olarak doğmalarına neden oluyordu.
İlacın bu korkunç etkilerini ortaya koyan çok sağlam bilimsel araştırmalar olmasına karşın, Chemie Grünenthal firması bütün nüfuzunu kullanarak ilacın piyasadan çekilmesine engel olmaya çalışıyordu.  Olay, dünya tarihinin gördüğü en büyük tıbbi skandala ve faciaya yol açmıştı. İlaç, tahmini olarak 100.000 hamile kadını etkilemişti. 90.000 düşüğe ve binlerce özürlü çocuğun doğmasına yol açmıştı. İlaç skandalın ortaya çıkmasından ancak dört ay sonra piyasadan çekilebilmişti.
İşte Louise’e , “Thalidomide çocuğu” adını veren bu ilaçtı.
Louise, özel bakıma ihtiyaç duyduğundan, doğumdan sonra Doğu Sussex’de Chailey isimli bir bakımevine verilmişti. Bakımevinde, 22 “Thalidomide çocuğu” daha vardı. Babası David’in çok uzun sürecek hukuk mücadelesi şimdi başlamıştı.
İngiltere’de 1958-61 yılları arasında Thalidomide’in üretimini ve dağıtımını yapan Distillers Company (Biochemicals) Ltd. isimli şirketti. İlacın yarattığı skandaldan sonra özürlü doğan çocukların aileleri, uğradıkları zararı tazmin etmek amacıyla şirketi dava etmişlerdi. Şirket ilk başlarda sorumluluğu kabul etmese de 1968 yılında davacılar ile uzlaşmaya varmış ve tazminat ödemeyi kabul etmişti. Ama 1971 yılında şirket aleyhine 389 dava daha getirilmişti.
Şirket, tek tek tazminat ödemek yerine, 1968 yılında tazmin etmiş olduğu kişilerin dışında kalanların yararlanacağı bir vakıf kurmayı ve bu vakfa bağışta bulunmayı önermişti. Açılan hukuk davaları devam ederken, bir gazete tabu haline gelen bu skandalı kamuoyuna duyurmayı kabul etmişti. Bu gazete The Sunday Times’dı.
Bu konuyu kamuoyunun gündemine getirip halkla paylaşmayı kendine misyon edinen cesur gazeteci ise, Harold Evans’dı. Evans’a göre kamunun bilgilendirilme hakkı vardı ve bu hak sonuna kadar kullanılmalıydı. Konu hakkında kapsamlı bir araştırma yapan Evans ve ekibi, 24 Eylül 1972 tarihinde The Sunday Times’da “Thalidomide Çocuklarımız: Ulusal Bir Utanç Nedeni” (“Our Thalidomide Children: A Cause for National Shame”) isimli bir makale yayınlamıştı.
Makalede, ilacın insanlar üzerinde ne tür etkilerin görüleceğine ilişkin testler yapılmadan ticari nedenlerle acele olarak piyasaya sürüldüğü ortaya konulmuştu. İlacın etkisiyle engelli doğan çocukların katlandığı acılar ve ilaç şirketinin bu acıları umursamaz tavrı eleştirilmişti. Makalede aynı zamanda İngiliz hukuk sisteminin bu çocukları ve ailelerini tazmin ederken onların çektikleri acı ve sıkıntıları yeterince değerlendiremediği ve adaletin geciktiği ileri sürülerek, hukuk sistemi de eleştirilmişti.
Distillers şirketi, makalenin yayınlanmasından hemen sonra The Sunday Times gazetesi hakkında savcılığa şikayette bulunmuş, görülmekte olan bir dava hakkında yayın yapılmasının ve mahkemenin etki altına alınmaya çalışılmasının mahkemeye hakaret (contempt of court) olduğunu ve yayınların durdurulması gerektiğini ileri sürmüştü. Mahkeme, talep doğrultusunda karar vermiş ve  The Sunday Times’ın konu hakkında yayın yapmasını bir ara emri (injunction) ile engellemişti. The Sunday Times’a göre bu basın özgürlüğünün açık bir ihlaliydi.
The Sunday Times gazetesi konuyu Temyiz Mahkemesi’ne taşımıştı. Temyiz Mahkemesi (Court of Appeal), makalenin mahkeme nezdinde herhangi peşin hüküm yaratma riski olmadığını, davanın zaten çok uzun bir süreden beridir görüldüğünü, üstelik de bu davada kamunun haber alma hakkının taraflar hakkında yaratılacak bir önyargıdan daha önemli olduğunu belirterek, ara emrini kaldırmıştı.


Konu tarafların da talebiyle, House of Lords önünde gelmişti. House of Lords, bu kez ilk derece mahkemesiyle benzer bir karar verecekti. House of Lords, ifade özgürlüğünün kamu çıkarlarının korunmasında yaşamsal olduğunu ancak bu özgürlüğün adaletin yerine getirilmesini de engellememesi gerektiğini, “gazeteler tarafından yargılama” (trial by newspaper) yapılmasına ve dava devam ederken davanın tarafları lehine veya aleyhine önyargılar yaratılmasına izin verilemeyeceğini ileri sürerek ara emrini yeniden vermişti.
The Sunday Times için artık geriye bir tek yok kalmıştı. Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na (AİHK) başvurmak. Dönem itibarıyla, henüz bireylerin doğrudan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvuru olanakları yoktu. Önce AİHK’na başvurmaları gerekmekteydi. AİHK, konuyu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne havale etmeyi uygun bulmuştu. İngiltere’nin de mahkemenin zorunlu yargı yetkisini tanımasından sonra, dava Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önünde getirilmişti. 1978 yılında 20 yargıçlı bir mahkeme önünde davaya başlanmıştı. 20 yargıçtan biri de o sıralar Mahkeme’de Kıbrıs’ı temsil etmekte olan Yargıç Mehmet Zeka’ydı.
Mahkeme tam anlamıyla ikiye bölünmüştü. Mahkemenin yarısı, The Sunday Times’ın yazılarına konan ara emrinin, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. maddesinde düzenlenen ifade özgürlüğüne aykırı olduğu kanaatindeydi. İngiltere’yi temsil eden yargıcın başını çektiği diğer yarısı ise, bu kısıtlamanın mahkemenin tarafsızlığını korumak amacıyla meşru kabul edilebileceği görüşündeydi.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, 11’e karşı 9 oy ile gazetenin yazısına konan kısıtlamanın ifade özgürlüğüne aykırı olduğuna karar vermişti. Yargıç Zeka beyin oyu, bu kararın alınmasında belirleyici olmuştu. Zeka bey oyunu, ifade özgürlüğü lehine kullanmıştı.
Yargıç Zeka bey, çoğunluk kararına katılıp ifade özgürlüğü leyhine yapılan yorum ile de yetinmemişti. Bugün hala ders olarak okutulabilecek olan ve kendi görüşlerini ortaya koyduğu uzun bir gerekçe de yazmıştı. Ona göre contempt of court, bir common law ilkesi olarak sınırları tam olarak çizilmemiş bir ilkeydi. Sınırları tam olarak çizilemediği için de keyfi kullanıma uygundu. Önceden bireyler tarafından öngörülemediği için hukuki kesinlik ilkesi (legal certainty) ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10(2). maddesinde belirtilen ifade özgürlüğünün ancak “yasa ile” kısıtlanabileceği ilkesi ile çelişmekteydi. İngiltere’ye contempt of court ilkesinin sınırlarını belirlemesi tavsiyesinde de bulmuştu.
Zeka beye göre, basının ifade özgürlüğü, demokratik bir toplumun en temel öğelerinden biriydi. Konu insan sağlığını yakından ilgilendirmekte olduğundan kamu çıkarları ile de doğrudan bağlantılıydı. Bu davada zaten ilgili şirket sorumluluğunu önceden kabul etmişti. Dolayısıyla, basında çıkan bir yazıdan mahkemenin etkilenmesi söz konusu değildi. Basına konan bu kısıtlama demokratik bir toplumda “gerekli” değildi.
Diğer yandan, İngiliz yargı sisteminin dış etkilere olan hassasiyetini de dikkate alarak, İngiliz yargı sisteminin standardının çok yüksek oluğunu ve basında çıkan yazılardan etkilenmeyecek düzeyde donanımlı yargıçlardan oluştuğunu da vurgulamıştı. 
Yargıç Zeka beyin bu davada yazdığı gerekçe, basın özgürlüğü bağlamında, her Kıbrıslı Türk hukukçuyu gururlandıracak niteliktedir. The Sunday Times davasında ortaya konulan ilkeler, çağdaş basın özgürlüğünün temel taşlarını oluşturmuştur.
Gelelim Louise Medus’a.
Louise, Mail gazetesinin editörü olan David English’in de katkılarıyla konuyu kamuoyuna mal etmeyi başarır  ve  12 yıl süren bir hukuk savaşı sonucunda 30 milyon sterling tazminat almaya hak kazanır.
İki cesur gazeteciye, David English ve Harold Evans’a, ise  sonraları “Sir” ünvanı verilir.
Louise, babasının da yardımlarıyla diğer normal çocuklardan farklı olmayan bir yaşam sürer. Bir evlilik yapar ve iki çocuğu olur, Emma ve Jack. Sonra eşinden ayrılır. Aradan yıllar geçtikten sonra, yolları yine Darren Mansell ile kesişir. Duyguları tıpkı 19 yaşındayken karşılaştıkları gibidir. Darren de tıpkı Louise gibi bir “Thalidomide çocuğu”dur. 2008 yılının ağustos ayında Louise ve Darren evlenirler.
Louise kitabının sonunda şunları yazar:  “Yeni yaşamıma giren hayat arkadaşım Darren’in benden çok fazla da uzun olmayan elini her an tutmayı özlüyorum. Birlikte bir geleceğe doğru yürürken, yükselebilen tekerlekli sandalyem ile onunla dans edebiliyorum. Artık tutacak bir elim ve üzerinde dans edebileceğim ayaklarım var.”
Eğer ona ulaşmak ve “ellerini tutmak” isterseniz, twitter adresi de şudur: 

Latif Aran Poli

Kaynakça:
MEDUS, LOUISE, No hand to Hold, No Legs to Dance, Accent Press Ltd., London, 2009.