Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Bir tatil gezisinin anımsattıkları

Bir yaz daha geçti, gitti. Bu yaz tatilinde epey  gezdik. Uçakla Antalya’ya gittik. Oradan Side’ye geçtik. Side’den Marmaris’e ve Datşa Aktur Tatil Sitesi’ne. Sonra da İzmir’e, daha doğrusu Adnan Menderes hava alanına gittik.

Side’de aslen Rodoslu olan üniversite arkadaşım Mehmet Bastıyalı’nın otelinde kaldık. Arada bir Kıbrıslı Rumların İstanbul Rumlarının başını yaktıkları söylenir. Ama Kıbrıslı Türklerin Rodoslu Türklerin başını yaktığından söz edilmez.

Kıbrıs’taki 1974 olaylarından sonra birçok Rodoslu Türk gibi Mehmet de “Türk casusu” suçlamasıyla adadan kovuldu ve Yunan vatandaşlığı iptal edildi. Mehmet, İzmir’e yerleşti ve sıfırdan hareketle orta çaplı bir turizm imparatorluğu oluşturdu.

Side’ye ilk gidişim, üniversite öğrencisi olduğum 1960’lı yıllarda olmuştu. Manavgat yolunda otobüsten indik ve toprak bir yolda yürüdük. Yarı yolda bir kamyonet durdu ve bizi aldı. Kamyonetin arkasında birkaç keçi vardı. Yolculuğu o keçilerle birlikte yaptık. Birlikte olduğum İngiliz arkadaş bu vahşi hayvanlardan korktuğu için yol boyunca onu keçilerden korumak zorunda kalmıştım.

Side sevimli bir köydü. İki veya üç katlı küçük bir oteli vardı, o da doluydu. Bu nedenle pansiyon olarak kiralanan bir hanayda kaldık. Akar su olmadığı için alt katta yaşayan ailenin genç kızı, sabahları yüzümüzü yıkamak için bize ibrikle su döküyordu.

Kahve içmek için köyün ortasında bulunan kahvehaneye gidiyorduk. Sidelilerin çoğu, tümü değilse, Girit göçmeniydiler. Bizim konuştuğumuz Rumca’ya benzer bir dil kullanıyorlardı.

Serinlemek için girdiğimiz denizde antik binalardan sökülmüş mermerler görebiliyorduk. Üzerine medusa başı yontulmuş bir sütun başlığı özellikle dikkatimizi çekmişti. Kaybolma ihtimalini göz önünde tutarak muhtarı ikaz etmek ihtiyacını duymuştuk. Muhtar “Bir şey olmaz” dedi bize.

Gerçekten de ona bir şey olmadı. Yıllar sonra oluşturulan Side Müzesi’ni gezerken o sütun başlığını orada görmüş ve tanımıştım.

Şimdilerde Side beton binalardan oluşan kocaman bir şehir oldu; adeta bir oteller kenti. Zenginleşti ama şirinliğini kaybetti.

Geçen sene Side’deki turizmciler kan ağlıyorlardı. Nereye gitseniz turist sayısının azlığından şikâyetler işitirdiniz. Bu yıl turizmciler, hayatlarından memnun. Oteller dolu.

Bu gezide önce Antalya – Marmaris sonra da Marmaris – İzmir yolculuklarını otobüsle yaptık. Otobüsler yeni, temiz ve konforlu. Yokuşları tırmanırken artık inlemiyorlar.

Öğrencilik yıllarımda şehirler arası seyahatleri hep otobüsle yapardım. Ve elbette en ucuz otobüslerle. Varan otobüslerine binmek bizim için ancak bir hayaldi.

Otobüs garına gider, en ucuzundan bir bilet alırdık. Gençler adını duymamış olabilirler ama bizim gençliğimizde oldukça ünlü olan bir güreşçi vardı: Gazanfer Bilge. Onun otobüs şirketi vardı. Olimpiyat şampiyonu olan güreşçiye sempatim olduğu için ben çoğunlukla onun şirketinden bilet alırdım. Söylemeye ne hacet,  biletleri en ucuz şirketlerdendi.

Otobüsler çoğunlukla eski ve güçsüzdü. Yokuş tırmanırken zorlanırlardı. Bir İstanbul yolculuğumuzda Bolu civarında bir yerde otobüsümüz yolda kaldı. Biz gençler inip otobüsü itmek zorunda kalmıştık. Otobüslerin içi havasızdı ve ayak kokuları eksik değildi.

“Muavin” denen şoför yardımcısı “Ördek var!” diye haykırınca otobüs kenar alır ve dururdu. Bu, yolculardan biri inecek veya yoldan biletsiz yolcu alınacak demekti. Bu insanlara niye “ördek” dendiğini anlamış değilim.

Şimdilerde ne “ördek” kaldı ne de “kaz”. Otobüsün duracağı yerler bellidir. Hareket saatleri de bellidir. Ne saat hareket etmesi gerekiyorsa o saatte hareket eder, dakikası dakikasına. Varılacak yere bile tam zamanında ulaşılır. Yolcunun biri İzmire saat kaçta varılacağını sordu. Muavin “İkiyi çeyrek geçe” dedi. İzmir otobüs garına girerken saate baktım: 2:15 idi.

Otobüslerde koku moku yok. Çay, kahve, meşrubat, dondurma ve biskuvi servis edilir. Eskiden uçaklarda da yapılırdı. Ancak modası geçmiş olmalı ki artık çoğunda yapılmıyor.

Buna karşılık şimdiki otobüsler oldukça gürültülü. Telefon sesleri dinmiyor. Kâh bir pop şarkısını, kâh Onuncu yıl marşını, kâh arabesk bir şarkıyı dinlemek zorunda kalıyorsunuz. Ondan sonra, istemeseniz de sohbetlere kulak misafiri oluyorsunuz.

Etrafta ne mühim insanlar varmış ki sürekli ya birilerini arıyorlar ya da birileri onları arıyor. Kulak misafiri olduklarım arasında hayati öneme haiz şeyler söyleyene rastlamadım. çoğunlukla havadan sudan şeyler konuşuluyor. “Sabahleyin aradım ama bulamadım, şimdi Marmaris’e gidiyoruz. … Abine de söyle.” “Ona da bu yakışır. O çok istedi ama ben yapmadım deseydin.” “Yeni bir şeyler duyarsan muhakkak beni haberdar et. Öptüm” gibi incir çekirdeğini doldurmayan şeyler.

Etrafta bu kadar önemli şahsiyetler bulundukça iletişim operator şirketlerinin arkası yere gelmez.

Bükreş’te hem de uçağın içinde bizi bir saatten çok beklettiği için Pegasus ile uçmaktan vazgeçmiştik. Beş-altı yıldır onunla uçmuyoruz. Bu defa gerek Ercan – Antalya gerekse İzmir – Ercan uçuşları zamanında yapıldı. Rast mı geldi yoksa hep öyle mi oluyor bilmiyorum. İnşallah düzelmiştir de yolcularını eşek yerine koymuyor.