Hasan İlker’i çocukluğundan tanırım. Yüzme sporuna olan gönül bağını da çok iyi bilirim. Özellikle açık denizlerde yapılan yarışlarda gerek ulusal gerek uluslararası alanlarda aldığı dereceler, birincilikler vardır. Ne var ki gelip de bana “Biz takım kurduk, Manş’ı geçeceğiz” dediğinde çok şaşırmıştım. Öyle ya bu masmavi rengi , otuz üç derece ısısı ile Akdeniz’de değil, gri renkli on yedi derecelik ısıda Manş’da yüzecekti. Üstelik te kurdukları takıma yüzmek için verdikleri tarih sonbahar başlarıydı.
Aslında her şey takıma adını veren Caner Aspava’nın “neden yapmayalım?” diye düşünmeye kafasına takmasıyla başlamıştı. Yıllarını yüzme sporuna adamış bu değerli yüzücü, kendi soyadı ile anılan Aspava Yüzme Kulübü’nü kurarak işe başladı. Kulübün himayesinde ülkemizde çeşitli yarışlar etkinlikler düzenlendi. Bu sıralarda yanında her zaman bulunan kadım dostu Osman Akkuş’a bir gün Manş’ı geçmek ile ilgili fikrini söyledi. Osman Akkuş,1999 yılında Manş’ı 13 saat elli dokuz dakikada tek başına geçmişti. Bu konuda tecrübeliydi. Onun da cesaretlendirmesi ile, bu işi başaracak takımı kurma çabasına girdi.
Kurallara göre Manş, takım olarak geçilecekse, o takım en az iki en çok altı kişiden oluşabilirdi. Üç katagori vardı: Erkekler takımı, kadınlar takımı ve karma takım. Bu güne kadar bu işi gerek Türkiye’den gerek Kıbrıs’tan erkekler takımı olarak hiçbir grup denememişti. Bu bir ilk olacaktı. İlk olmak onlara ayrı bir gayret verdi. Sonuç olarak 1961 doğumlu Caner Aspava, 1962 doğumlu Cemal Shevket, 1971 doğumlu Osman Akkuş, 1987 doğumlu Hasan İlker ve 1996 doğumlu Mehmet Korkut’tan oluşan ASPAVA YÜZME TAKIMI kuruldu.
Çalışmalar aylar öncesinden başladı. Her gün 3-4 saat yüzüldü. Birkaç saat buz banyosu içinde yatıldı. Özel diyet yapıldı.
Bu arada müracaat yapılmış ve organizasyonu yapan “channel swimming association” dan eylül başı olarak davet almışlardı.
Netice olarak 1 Eylülde İngiltere’ye uçup, Dover’de ki otellerine yerleştiler. Organizasyon komitesi ile kontratları 14 eylül sonuna kadardı. Ancak hem önlerinde sıra bekleyen başka yüzücüler vardı, hem de hava ve deniz koşulları programın devamlı ertelenmesine sebep oluyordu. Günler geçiyor, yüzmelerine izin verilmiyordu. Onlarda morallerini her gün antraman yaparak yüksek tutuyorlardı.
Tam da bu sırada Manş denizini geçmeye çalışan bir Amerikalı yüzücünün öldüğünü , bir diğerinin ise birkaç km kala donma tehlikesi geçirip sudan çıktığı haberini aldılar. Üstüne üstlük geçen zamana karşın yüzmek için çağrılmıyorlardı. Oysa onlar o zamana kadar nasılolsa yüzer işi bitiririz diye düşünerek10 Eylül’e dönüş bileti almışlar, otel rezervasyonu yapmışlardı. Oturdular konuştular. Uçak biletlerini yakarak kalmaya karar verdiler. Başka otele geçtiler. Artık paraları bitmek üzereydi ki beklenen haber geldi: “yarın yüzebilirsiniz”…
Gerçekten de 13 Eylül sabahı lokal saatle 8 de yola çıkılacaktı. Yitirmekte oldukları tüm motivasyonlarını kısa sürede geri topladılar. O kadar heyecanlıydılar ki erkenden çekildikleri yataklarında sabahı sabah ettiler. Ancak son derece zinde uyandılar o sabaha… Aylardır odaklandıkları büyük hedefeulaşmaya kararlıydılar.
Sonunda gün ve saat geldi. Kaptan Reg Brıckall onları “Viking Princess” isimli refakat gemisinde bekliyordu. Nitekim tam saatinde, Dover’den Fransa kıyılarına doğru yüzülmeye başlandı. Kuş uçumu 32 km olan mesafe mevcut güçlü akıntı ile 10-15 km uzuyordu.
Ancak takım ruhu vazgeçmek yok diyordu. 11 saat 50 dakika sonra Callais’e ayak basıldığında büyük bir coşku vardı. Herkes birine sarılmış çocuklar gibi sevinçten zıplıyorlardı. Ve gözlerinden sel gibi akan yaşlar, adalelerinin kasılmasının verdiği ağrıdan, suyun dondurucu soğuğunun yarattığı ısı kaybından, ya da karaya çıkarken kayalara çarpıp parçalanan el ayakların verdiği acıdan değildi tabii ki. Bunlar başarmanın verdiği gururun gözyaşlarıydı…
Belki o an günlerdir yaşadıkları stresi atıyor, dışa buöyle vuruyorlardı ama aslında müthiş bir başarı öyküsüne imza atıyorlardı.

































