Daha bundan iki hafta kadar önce bir yazımda, taslak haline getirilen ve adına da kamu reformu denilen yeni Kamu Görevlileri Yasası’nın, kamunun sorunlarına neşter vuramayacağına inandığımı söylemiş, gerekçelerini de sıralamıştım…
Bu Yasa, yeni bir personel rejimidir demiş ve esas yapılması gerekenin “Verimliliğin ve kalitenin artması” olduğunu vurgulayarak, şöyle demiştim;
“Kamuda reform dendiği anda akla gelmesi gereken, kamunun vatandaşın hizmetinde en iyi şekilde işleyen bir yapıya kavuşturulması olmalıdır. Yani verimlilik, pratiklik, bürokratik engellerin kalkması, çağdaş, teknolojik, hantallıktan kurtulmuş bir kamu hizmeti…
Halk arasında en çok şikayet edilen konu, kapı kapı gezip evrak imzalatma, kuyrukta bekleme, illa da devlet kapısına gelme zorunluluğu.
Bunun ortadan kalkması için ne lazım, adına e-devlet denilen ve taaa 2003’de kurulan sistemin işletilmesi…
Tek bir kimlik numarasıyla, evden seyrüsefer ruhsatını yatırabilmek, vergi ödeyebilmek, borcunu, vergisini görebilmek, pasaport, kimlik müracaatı yapabilmek, kamunun işleyişini tek bir tıkla görebilmek. Başka ne lazım, verimliliği arttıracak, kaliteyi arttıracak mekanizmalar lazım”.
Çok şey mi istemiştim…
Hayır…
O güne kadarki tecrübelerimden biliyordum ki, adına ne kadar reform derseniz, deyin, yöneten ve yönetilen anlamında, insan unsurunu gözardı eden bir yapıyla reform yapılamazdı. Çıkacak olan Yasa değişikliği de, kamunun vatandaşa eziyet çektirmesine çare olmayacaktı…
Devlete çok işi düşen biri değilimdir. Ama devletimiz bir “akıllı İçişleri Binası” yapmış, bize çağdaş, çipli kimlikler sunacakmış, Maliye Bakanı da para yok diye istifa etmeyi düşünüyormuş, hem kimliği yenileyelim, hem devlete katkımız olsun diye gittik…
Gittik ve kamunun, hali pür melaliyle bizzat yüzleştik…
Bu projeyi devlet çıkardı. Anamdan emdiğim süt burnumdan geldi, ya bir de “akıllı binaya” gitmeseydim ne olacakları düşünmek bile istemiyorum. Hergünkü kalabalığın olmaması, “çok beklemeyeceğim” havasına kapılmama neden oldu. Kısa formu doldurup, sıramı beklemeye başladım. Sıram gelince de ilgili memurun karşına oturup istenen evrakları (form, eski kimlik ve bir adet fotoğraf) verdim. Ardından sorular ard arda geldi. Ana adı, baba adı, ne zaman evlendin gibi. 20 tane soru. Ç mi C mi… Oysa hepsi kimliğimde var… Kimlik numaramı ekrana yazılıp tuşa bastı ilgili bayan. Ama ekranda benle ilgili hiçbir bilgi çıkmadı. Öğrendim ki, yeni doğum belgemin kaymakamlık tarafından onaylanması gerekiyormuş. Ama bir türlü online irtibat kurulamadı. O geldi gösterdi, bu geldi öğretti, olmadı…. Doğal olarak beklemeye başladık. Bir on dakika sonra telefoniyen kaymakamlık aranıp gerekli bilgilerin girilmesi istendi. Bu arada ilgili memurun önünde daha önce çıkardığı kimliklerimle ilgili, fotoraflı tüm bilgiler duruyordu. Ama yeni doğum belgesinin olması şarttı. Çünkü eski küçük doğum kimlikleri yerine, yeni ve daha büyük doğum belgeleri vardı artık. Neyse beklemeye devam ettik, bir yandan da saatime bakıyorum, bu masadan sonra bir diğer masaya gitmem gerekiyor… Bir müddet daha bekledik, tekrar kaymakamlık arandı, sonuçta öğrendik ki, sistemde arıza varmış ve biraz daha beklememiz gerekecekmiş. Zaten bir saati geçmişti bile. “Biraz beklemenin” ne kadar bir süre tutacağını kestiremediğimden, Radyo Havadis’teki canlı proramıma yetişip yetişemeyeceğim telaşına kapıldım. Saate baktım ve “ bu gidişle yetişmem imkansız” dedim kendi kendime. “En iyisi bugün bu kimlik işini erteleyeyim” dedim… Kalktım ve verdiğim belgeleri geri almak istediğimi, belki bir başka gün gelebileceğimi belirttim. Bu kez, memurlar aralarında konuşmaya başladılar, sonunda da tepem attı tabii… Boşu boşuna tam iki saat….
Anladım ki, bu işler için önce personelin ciddi bir eğitime ihtiyacı var. Sonra da adam gibi teknik donanıma. Bakanlığın içinde bile online olamayan akıllı bina… Her ikisinde de kalite falan hak getire… Merdivenleri inerken düşündüm, nasıl olmasa devletimiz zengin. Benim gibi insanların vereceği 69 TL’ye ihityacı yok herhalde. Yoksa vatandaşına bu eziyeti niye çektirsin ki…
Sonuç mu..? Kimlik kartı almaktan, “çipli döneme” geçmekten vazgeçtim. Yok siz, ille de alacağım diyorsanız ve boş zamanınız da varsa, size söyleyecek sözüm yok…
YERİN KULAĞI VAR
PEKİ, KAYNAK SORUNU YOK MUYDU?:
Ekonomik durumla ilgili spekülasyonlar, bütçede maaş ödemelerinden başka bir kaleme para kalmadığı, Maliye Bakanı’nın Yasa’larda olmayan hak taleplerinin dayatmaya dönmesi nedeniyle istifa etmeyi düşündüğü şeklindeyken, dün Bakanlık’tan bir açıklama geldi. Kısaca, “dövizdeki dalgalanma durduğu için”, önümüzdeki dönemin daha da iyi olacağını düşünerek, Maliye’nin piyasaya Ekim ayı içerisinde 53,84 milyon TL ödeme yapacağı açıklandı. Peki o zaman, kaynak nereden bulundu? Nasıl yaratıldı? Çıkan haberlerin kaynağı da devletin içindendi… Gerçekten tuhaf. Zira yapılan açıklama, gazetelere yansıyanlara bir yanıt değildi…
POLİTİKACI SÖZÜ:
CAS çalışanları, Mayıs 2015’te dönemin Ekonomi Bakanı Serdar Denktaş ve hissedar Güvenç Cantaş tarafından kendilerine verilen hiçbir sözün yerine getirilmediğini söyleyerek, tepki koydular. İlahi be arkadaşlar, bugüne kadar herhangi bir politikacının, verdiği sözü yerine getirdiğini ne zaman gördünüz ki. Vatandaşa verdikleri sözleri tutuslardı memleketin hali böyle mi olurdu. Sizin en büyük suçunuz politikacının verdiği söze güvenmek oldu…
GÜNDEM SU:
CTP ve belediyeler suyun bizim tarafımızdan yönetilmesi konunda ısrarlı. Ortak UBP’de ise henüz tam bir fikir birliği yok gibi. Tamam biz yönetelim de, kimse bunun altını doldurmuyor. Özellikle yapılması gereken ek yatırımlar var. Bunun topluma iyice anlatılması lazım. Ya bir de şu işi vatandaşın diline düşürmeden diplomasi yoluyla çözmek neden kimsenin aklına gelmiyor? Yoksa direnişin bir parçası mı bu basına sızdırılanlar…
BİR KAŞIK SUDA FIRTINA KOPARMAK:
Evet, su yönetimi konusunda bir kaşık suda fırtına koparıyoruz resmen. Kusura bakmasınlar ama, bazı gazeteler de adeta yangına körükle gidiyorlar. “ Böyle olacaksa vermeyin, istemeyiz”, “kabul etmezseniz vanaları açmayız” veya “özelleştirmeyi kabul etmezseniz maaşlar tehlikeye girer” gibi başlıkları okuyoruz. İtidal ve diyaloğu önermek yerine, kavgayı körüklemek, doğru yanlış bilgileri sırf tiraj almak için manşetlere taşımanın kime ne faydası olacak anlamıyorum…
MÜTEKABİLİYET:
Otobüs şöförlerinin isyanı yerinde. Güney’den geçen otobüsler KKTC’de muayene mi yaptırıyor, ya da ehliyet mi tescil ettiriyor ki, bizimkilerden böyle bir talepte bulunuyorlar. Kapılar açılalı tam 12 yıl oldu, 4 tane de müzakereci Cumhurbaşkanı geçti, sorun aynen devam ediyor. Nedir anlamadık. Sadece tarihi yerleri, o da Rum rehberlerin anlatımıyla gezen turistlerin getirdiği kazancın derdine mi düştük? Hangisi önceliğimiz..?
EYLEMSE DESTEK ZORUNLU:
Adettendir. Birileri grev veya eylem yaptı mı, siyasi partiler, biraz da oy kaygısından eylem nedenine bakmadan destek vermek için sıraya girerler. Örneğin eczacılık okuyan öğrencilerin eylemi gibi. Hükümet açılacak eczaneler arasında en az 350 metre mesafe olması için bir yasa hazırlamış. Allah aşkına bunun nesi kötü. Önce CTP’li gençler, şimdi de TDP’li gençler. Eczacılık öğrencilerinin eylemine destek belirtmişler.Bırakın o zaman, her adıma bir eczane açılsın. Bunu mu istiyorsunuz..?
ZİRVEDEKİLER
Kudret Özersay: “Bu kriz plansız ve öngörüsüz siyasetin sonucudur.Belediyelerin bu süreçten bütünden dışlanması ya da bugün var olan sorunlu yapının aynen devam ettirilmesi yerine iki tarafın bir ara formülde uzlaşmalarının mümkün olduğuna inanıyorum. Suyun dağıtımında, yönetilmesinde Kıbrıs Türk belediyelerinin belirli bir rol üstlenmesinin makul olduğunu düşünüyorum…”.
DİPTEKİLER
Süte Zam: Millet yarı yarıya fakirleşmişken, hayatı ucuzlatma adına formüller üretileceğine, akaryakıtın ardından, süte de okkalı bir zam geldi. Sütle kalsa iyi, devletin yapacağı ödemelerden tutun da, peynire, içinde süt ürünü bulunan tüm gıdalara her şey zamlanacak. Benim merak ettiğim, bu zam, hangi dengeleri koruma adına yapıldı. Ekonominin ya da vatandaşın bütçe dengelerini koruma amaçlı olmadığı kesin…
































