Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Biat politikası: (Rum tarafı Türk tarafının kendine biat etmesini istiyor)

Niçin İngiliz Yüksek Komiseri Tood, Rum liderliğinin fena halde canını sıktı? “Anastasiadis”in demiyorum! Çünkü Rum siyasi partileri de Tood’a veryansın ederlerken Anastasidias’e de desteklerini beyan ettiler…

Neydi Tood’un büyük kusuru ki Güney Rum liderliğini fena halde kızdırdı? Kaç gündür konu gündemdedir: Geçmiş hafta bir vesile ile Tood “adadaki Türk halkına yönelik ambargoların” kaldırılması gerektiğini söylediydi. Bütün günahı buydu! Anastasiadis anında AB harekete geçirip bu “öneriyi” kadük hale getirmek için hemen şu teklifi yaptı. “AB hukukçuları AB tüzüklerinin çiğnenmeden Kıbrıslı Türklerle doğrudan Ticaret yapılamayacağına ilişkin görüşlerini daha iyi incelemelidirler!”
YANİ AB, TÜRK HALKINI BİR KEZ DAHA AMBARGOLARA MAHKÛM ETMELİDİR: Rum liderliği Tood’un, “ambargoların kaldırılmasına yönelik teklifi” ile Türk tarafının “muzırlık” olarak addettiği gaz konusundaki tutumunu AB’ye şikâyetleri olarak taşırken, bir yandan da Kuzey’i tehdit ediyor ve “bu tutumunuzla gazdan yararlanma haklarınıza halel getiriyorsunuz” açıklamasını yapıyordu!
Neresinden bakarsınız bakınız Güney, “mevcut ikili sorunların çözümüne katkıda bulunmayı “siyasi biat” koşuluna bağlamak istiyor!
TÜRK TARAFI RUM DEVLETİNE BİAT EDECEK: “Biat” kelimesi Osmanlıcadır. Osmanlı döneminde Padişah “memaliki metrukenin” yani tüm “İmparatorluğun” sahibiydi. Bu nedenle İmparatorluk sınırları içindeki tüm uluslar ve halkları Padişaha “biat etmek” zorundaydılar. Kısaca padişah uçan kuşun bile sahibi mutlakı idi!
Rum tarafı bu adada Türk halkından işte bu “biat”ı istemektedir! Ondan sonra gönlünden ne koparsa Türk halkına verecek, paylaşacak, izaz ve ikramda bulunacaktır!
İşte ispatı: “Uslu durursan sana gazdan payını veririm!”, “Eğer çözüm önerilerimizi kabul edersen sana her türlü yaşam olanağını bahşederim!”, “Eğer Kuzey’deki mallarımla topraklarımı iade edersen seninle federal çözümde gül gibi yaşarım!”, “Türkiye çekilirse AB’ye girmeni desteklerim!”, “Siyasi eşitlik istemezsen çözüme yaklaşırım!” Kısaca Rum’un kırk yıldır olaylara göre fakat esasta “bana biat et politikası” hiç değişmedi! Mesela:
HELLİM KONUSU: Bu da yeni ispatı: Diyor ki Rum Tarım Bakanı, “Siz Türkler işgal altındasınız, ne ürünleriniz denetim altındadır ne de doğru dürüst sağlıklı ve kaliteli üretim yapabilirsiniz! O halde gelin kabul edin. Kuracağım bir bağımsız komite sizin hellimi denetlesin. O zaman durumu görürüz!”
KISACA. Yine o çağrı: “Bana biat edin kazanın!” Ve beklersiniz ki bu memlekette bu Rum’la siyasi eşitliğe dayalı bir federal çözüme ulaşalım! Çok bekleriz!       

**********      

Üretileni ihraç edemiyoruz: (Türkiye limanlarını bile aşamıyoruz!)

Kıbrıs insanının geçen yıllar içinde çok da görmediği oranda bereketli yağmurlar yağıyor. Şimdiden hasadı gözleyen çiftçinin ve toprakla uğraşan kesimlerin yüzleri gülüyor. Ne var ki Kıbrıslının “şansa” kalmış bir “kaderi” vardır. “Mevsim iyi gitmez yağmurlar yağmazsa “kuraklık” felâketi ile karşılaşır! Yağmur yağarsa kuraklığı yırtar ama bu kez de Kıbrıslının huyu depreşir: Ya “bu kez de çok yağmur yağdı” bahanesine, yahut da “ekinler bitkisel ürünler hastalık kaptı” şikâyetlerine sarılır! Bu nedenle olmalı mevsim bereketli de geçse kurak da geçse “ziraatla uğraşan kesimleri” memnun etmek kolay değildir…
FAKAT ASIL SORUN ŞUDUR: Üretilenlerin değerlendirilememesi bir, gitgide toprakların ekilip biçilemeden sahipsiz kalması iki! Oysa tarım ürünleri sürekli ihracat olanağını bulmazsa ne kuraklığın önemi vardır ne de bereketli yağmurların. Dışa pazarlanamayacak ürünlerin ne kıymeti olabilir ki!
DALINDA KALAN PORTAKALLAR: Nitekim geçtiğimiz günlerde “narenciyeciler” yeni bir feryat kopardılardı. “Hükümet teşvik primlerini düşürdüğü için 30 bin ton portakal dalında kalabilir” diyorlardı!
Kıbrıs Türk Narenciyeciler Birliği Başkanı Ali Alioğlu hükümetin narenciyecilere 11 milyon TL borcu olduğunu hâlâ ödenmediğini açıklıyordu! Söz konusu borç “doğrudan gelir desteği” kalemiydi…
AMBARGOLAR ETKİLİ OLSA DA: Bu ülkede tarımda çalışan insanlar aslında iki arada bir derede kaldılar! Ambargolar bir, TC faktörü iki!
(Barış Harekâtı’ndan hemen sonraydı. O dönemde genç bir ataşe olan Örsan Öymen TC Büyükelçiliği’nde görevliydi. Rast gele konuşurken “nedir istediğiniz” dediydi. “Biz sizi yediririz, içeririz, cebinize para da koyarız hatta portakal değil mi portakal onu bile size sağlarız” yollarında konuşunca adeta kavga ettiydik!   Çünkü olay Türkiye’nin bizi yedirip içirip giydirmesi değil; bizim Kuzey’deki devletimize sahip çıkmak için kendi ayaklarımızın üzerinde duracağımız ekonomik olanakların yaratılmasıdır” diyorduk…
Diyorduk ama aradan kırk yıl geçti Öymen’in laflarını aşıp da bu memlekette kendi ayaklarımız üzerinde duracağımız sektörel ve ekonomik düzeye ulaşamadık!
BU KONUDA TC’DEN ŞİKÂYETÇİYİZ: Şu sıralarda TC’de “torba yasalar” yapılır, bir gecede hakimler savcılar oradan oraya nakledilir, polislere büyük yetkiler verilirken falan…
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin tarımsal ürünlerinin hatta öteki sanayi ürünlerinin Mersin Gümrüğü’nden geçip Türkiye pazarlarına ulaşmasının ne sistemi ne de olanağı vardır! Hatta “kusurludur” denmesine karşının Kıbrıslı Türk üreticisinin o kusurunu ortadan kaldıracak çabalar bile söz konusu edilmez! Tek bir şey istenir: “Ekonomik protokolleri uygulayın!” Eğer Üretilenler Mersin Gümrüğünden geçemeyecekse protokolleri uygulansa ne yazar? Ki çilek üreticileri de elde kalacağından korktukları çileklerinin gailesini çekmeye başladılar!
NEYSE: Şükür, bereketli yağmurlara!

**********

Kısaca takıldığım: (Yağmur yağar seller akar, Mağusa sular altında kalır!)  

Lefkoşa zaten çoktan yağmurlara teslim oldu! Damlası yağsa seller olur, Lefkoşa’yı basar! Fakat Mağusa gibi seller olsa bir saat sonra yollarda, toprakta damlası kalmayan o yağmurun neden artık bu kenti de esir aldığını anlayamıyoruz! Eski belediye başkanı Kayalp döneminde 2014 yılında yenilenen bazı yollar yağan her yağmurla sular altındadırlar! Ki anladık: “Her bir şeyi yaparız” diyen müteahhitler tutun ki “yol” yapamıyorlar! Nitekim yağan her yağmurla artık Mağusa da sular altında kalıyor! Ki yıllarca bağırdık: Bu çarpık yapılaşma, dileyenin dilediği yere apartman kaldırması bir gün Mağusa’yı boğacaktır! Öyle oluyor! Belki sellere yenik düşülmüyor ama yollardan da geçilmiyor! Patlak, çukur çukur oldular! Trafik işaretlerinden de yoksunlar! Bu nedenle yol olmaktan çıkıp harman oldular! Tabi bunların sözünü etmiyoruz ve ekliyoruz! Mağusa gelişiyormuş! Üniversite kenti imiş! 12 bini aşkın üniversite öğrencisine üzerlerinde doğru dürüst yürüyecekleri kaldırımlı yolları bile sağlayamazken neyin üniversite kenti?