Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Ben dönmem

Başlığa bakıp da bu yazının siyasi parti tranferleri ile bir alakası olduğunu sanmayın. Bir siyasi inanca sahipken tam tersi bir görüşe hizmet sunanları eleştiren bir makale olduğunu ise sakın düşünmeyin. Bu yazıyı Sayın Başbakanımızın müşavirler üzerine verdiği bir söylemin, bende yarattığı ruh hali ile yazıyorum.

Önce sizlere Başbakan, Sayın Hüseyin Özgürgün ne söylemiş onu bir hatırlatayım. Müşavirlerden bazılarına görev teklif edilmiş ama onlar “Üstümüze gelmeyin , istemeyik” demişler,  “Ben dönmem” lütfetmişler. Çiçeği burnunda Başbakanımız da bu duruma hayıflanmış, “insanları zorla çalıştırmak mümkün değil ” demiş.

Şimdi düşünün… Müşavir olan ve görev almak istemeyen vatandaş haksız mı? Hayal edin lütfen…  Adam yahut kadın evinde oturacak. Maaşı her ay gidecek bankaya otomatik yatacak. Ne mesuliyet taşıyacak ne de çalım çekecek. Oh! Hele birde başka bir iş uydurduysa kendine. Maaşının üstüne 5-6 bin lira daha gelir koparıyorsa bir yerlerden.  Geri niye dönsün? Hem de ortada onu geri getirecek bir yasa bir otorite yokken…

Siz olsanız döner misiniz bu koşullarda?

Biliyorum. “Fakat bu konu hepimizin motivasyonunu kırıyor” diye itiraz edeceksiniz. Vallahi ne diyeyim? Nasreddin Hoca fıkrasındasın gibi “sizde haklısınız”.

Meclis oturup artık bu müşavir kadrosunun ne olacağına karar vermelidir. Bu insanlar tekrar görevlerine mi, yoksa eski görevlerine mi iade edilirler, ya da emekli mi yapılırlar ben bilemem. O seçilmişlerin işi. Ama aynı zamanda toplumun kanayan yarası olan Müşavir sorununu çözmekte onların işi…

Ama hade bir tiyo vereyim. Hani şu yıllardır her partinin programında, seçim bildirgesinde ve her hükümet programında olan “Kamu Reformu” denilen, ama bir türlü gerçekleştirilemeyen niyet var ya ? Çare galiba onda.

Sadece hükümetin değil, meclisteki tüm siyasi partilerin ellerini taşın altına sokmaları ve bu konuda çalışıp uğraş vermeleri şarttır.

“Müşavirler” konusunun bir şekilde gündemden kalkması toplum için yeni bir umut yeni bir motivasyon olacaktır. Bu nedenledir ki hiçbir siyasinin kendini bu çalışmadan soyutlaması olasılık dahilinde olmamalıdır.

ANLAYAMADIKLARIM

Mağusa Türk Gücü’nü tekrar tebrik ediyorum. Hak ettikleri bir şampiyonluğu kazandılar. Bu hafta anlayamadığım ise Futbol federasyonu. Seyirci rekorları kırılan bir ligin final maçını zemini bozuk diye Atatürk stadından alıp aynı şekilde zemini bozuk Ruso Stadına almalarını gelenlerin bir kısmının dikenler içinde durması yanı sıra ve bir çok  futbol severin sahaya gelmemesine neden olan kararını anlayamıyorum. Mağusa Türk Gücü’nün şampiyonluğu kesinlikle tartışılmaz ancak futbolu sevdirmek ve yaygınlaştırmak temel ilkesi olması gereken Federasyon’un bu kararı neden aldığını açıklamasında fayda vardır.

BİR KİTAP

Bu haftaki kitabımız Dervişe Güneyyeli Kutlu’nun “Karaliçe ve Sonrası” adlı öykü kitabı. Khora kitaplığının 45.,  öykü alanında ise 2.kitabı oluyor. Dervişe Güneyyeli Kutlu’nun ise dördüncü kitabı oluyor. Kitabı yayına Nazan Şansal hazırlamış. Kapak resmi İpek Denizli Karagöz’e ait. Kapak ve sayfa tasarımını Ömer Tatlısu, düzeltileri ise Meryem Yıldız ve Naciye Parlan yapmış

Öyküleri okurken şiir tadında olduğunu hemen fark ediyorsunuz. Zaman zaman anlatılanlarda kendinizi buluyor derin derin düşüncelere yol alıyorsunuz. Zaman zaman ise kendinizi yargılama ihtiyacı hissediyorsunuz. Çok başarılı bir kitap olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Kanaatimce yazarın başarısı, cesaretini başta da söylediğim gibi şiir kokan edebi cümlelerle ortaya koymasından kaynaklanıyor.

Kitapta tam on sekiz öykü var. Hepsi birbirinden güzel birbirinden değişik. Bilirsiniz köşemde genelde o kitabın bendeki favorisini yayımlarım. İki kez okuduktan sonra “Çıngı” ve “Berceste” arasında kaldım. İkisini üçüncü kez tekrar okuduktan sonra bir numaraya “Çıngı’yı” koydum. Sizlere buradan bu güzel öyküyü sunuyorum :

ÇINGI

Çıngı çıngı bölünmüş bir suretin şavkı yüzüyor aynada. Bakmaktan mı korktum, göremeyeceğim gerçeğine yenilmekten mi bilmiyorum.

Açıyorum musluğu. Bulanık bir su dökülüyor önüme. Şaşkınlık mı; hayır.  Zıt tenhalarda kalıp bölündüğümü bilmenin antişaşkınlığı var sadece. İçime dönüp bakıyor muyum, bakmıyor muyum, onu da bilmiyorum. Sadece durgunum. Safi olmayan; ama saf. Günahkâr; ama günahsız. Harap; ama dimdik ayakta.

Yin Yang’dan çok daha ötede, çok daha derinde. Bir bedende iki ruh… Çok savaştılar; çok hırpaladılar birbirlerini. Sonunda barış antlaşması imzalandı da şimdilerde dış güçler uğraşır oldu onlarla.

Son karar alınmak üzere; KENDİMDEN GÖÇÜYORUM.

“Göçmesen, kalsan…”

“Olmuyor işte, görmüyor musun?”

“Görmüyorum, görmek istemiyorum. Gidiyordu işte, yürütüyorduk.”

“Yo, sadece birbirimizi yok ediyorduk.”

“Kabul etmiyorum bunu. Ben seninle varım.”

“Ve sen benim yokluğumla daha da var olacaksın.”

“Sen göçersen ben de göçerim. Birbirimize bağlıyız.”

Son karar alınmak üzere; KENDİMDEN GÖÇÜYORUM.

“Ben duramam artık buralarda.”

“Gitme!”

“Kalamam.”

“Kalma da!”

Gitmek mi daha zor, kalmak mı… Her adımımın ucu araf, her mekân sırat bana. Gitsem bin bela, gitmesem bin dert, tasa.

Ben hiç gidemedim; ama kalmak zehir gibi kurşun yağdırdı bana. Kalmanın cehenneminde yaşadım ben; gitmenin zincirli kurtuluşsuzluğunda. Gitmek mi zor, kalmak mı? Kendimle mi savaşmalıyım, herkesle mi? Vicdanımla mı boğuşmalıyım, vicdanlarla mı? Gitmek mi zor, kalmak mı? Zincirlerle göçüp  bir ömür uçmak mı, zincirlerle kalıp erimek mi? Ya nedir kalan olmak?

“Gitmen mi zor, kalman mı? Yoksa benden gidemeyen; ama yanımda da kalamayan bir hırçın at gibi bulunduğun alanı toza dumana katan, kişnemeler arasında yelelerini savuran, şaha kalkan o bağlı haldeki özgür ruhunu dinginleştirmeye çalışman mı? Biliyorum, hiçbir zaman evcilleşmeyecek, hiçbir zaman benim olmayacak bir varlıksın.”

“O halde, yalvarırım bırak beni.”

“Bırakamam.”

“Neden?”

“Çünkü biz bir bedende yapışık gezen iki ayrı insanız.”

Gitmek mi zor, kalmak mı? Kalmak mı zor, kalan olmak mı? Yoksa hem kalamayıp hem gidemeyen kişi olmak mı? Olmuyor, diye diye geri dönen, durduğu yere sığamayan, şaha kalkışlarının savurganlığında yara üstüne yara alan ve yine de gidemeyen bir korkak olmak mı… Hangisi?