Nitekim Bir bayram daha geldi geçti.
Fakat hayır! ! Artık anlıyoruz ki gelenekselliğe kazındığı için klasik değer yargısı haline geldi diye ne kabul görecek “sevinçli bayramlar” olabiliyor ne sineye çekilecek seyranları gerçekleşebiliyor!
Lafın kısası çoktandır bayramların tadı tuzu kaçtı! Şöyle ki artık insanlar kör güzüne parmağım dercesine birbirlerinin bayramlarını kutlayıp iyilik sağlık temennileri yanında mutluluklar dileyemiyorlar..
Kİ BU toplum savaşırken, göçerken, ezilip hırpalanırken bile bayramlarını hep o kutsalınca ve insanca sevgi duygularında kutladıydı.. En azından “şen ve mesut görünmek için sahtekârlık” yapma gereğini duymadı! Ne ise zamanlarla mekânlar öyle davrandı..
KISACA geçip giden Kurban Bayramı tatsızdı! Ki “tatsızdı” yargısının yanlışına düşmemek için öncelikle ve olanca kişiselliğimle, bencil düşünce ve kötümserliğimden soyunmuştum.. Yazık ki “evet bu kurban bayramı 1963’lerden de kötüydü!” *** PEKİ AMA NEDEN? Allah’ın kullarına münasip gördüğü bu mübarek Bayramın hiç mi yoktu akılda kalacak iyilik sağlığı, yararı?
YOKTU! Mesela o mübarek ilk gününde bile etin kilosunun 195 TL. olduğunun haberleri veriliyordu.
Hayvancılar Birliği Başkanı Akbıçak son altı ayda canlı hayvan fiyatlarına bağlı olarak et fiyatlarının yüzde 130 oranında artış gösterdiğini açıklıyor yurttaşın et alamadığını söylüyordu!
TC’ye paralel ve çığlık çığlığa ilaca yüzde 25 oranında zam geldiği haberleri yayılıyordu.
Çarşı pazarların bayram satışlarından umduklarını bulamadıklarınının serzenişleri işitiliyordu! ..
Hatta deniyordu bayram münasebetiyle baklava 550 TL’ye çıktı!
Ürünlerini değerlendiremedikleri için Hayvancılar da yakınıyordu Balıkçılar da! Denizde karada hep ayni şikâyet vardı..
YETMİYORDU AMA! Memleket yanıyordu! Yada yakıyorlardı! Çünkü sadece bir haftada 26 yangın çıktığının haberleri yayılıyordu! Peki kim niçin yakıyordu? Ki bu meşum yangınları görmeyenler ormandaki bir dağ evine odaklanıp seyrine dalmışlardı. Ki film “bir Tarzan yaşıyordu ormanda” diye başlıyordu! Orman yandı kül oldu!.. ***
VE CAMİLER DOLDU TAŞTI: Kendilerini Allah’a havale etmiş insanlar başka nerelere giderler kimlere sığınırlardı ki? Titanik de batarken yaşamın son nefesinde orkestra mavi tuna valsini çalıyordu!
DENECEK ki “abartmıyor musun?” Bu “abartama” meselesini her zaman düşünegeldim. Bir gün bu günlerin de geçeceğini bilerek yaşarken yaşanan dönemlere kahretmek ne kadar insaflı ve doğrudur ki diyerek de kendimi çok yargıladım!
FAKAT biz “yaşanan dönemlerin kader olduğundan bu nedenle tevekkül gösterilmesi” gerektiğinden söz etmiyoruz. O günleri de yaşadıktı. 1963 öncesinde de sonrasında da İngiliz sömürge döneminde de…
FAKAT dönemlerin adına ne “felaket ne de ölüm yılları” dedikti.. Aksine “ulusallığın ruhuna uygunluğunca “Mücadele Yılları” dedikti…
SORUN DA BU İŞTE: Şimdi bu adada “ne için, kim için, hangi gelecek ve eski ifadesiyle “mefkûre” için mücadele ettiğimizi kim bilebilir?
MESELA demagoji olacak ama sorayım. Etin kilosu 100 TL’ye düşse ne olurdu? Daha çok et satın alabilmekten başka!
Yada akaryakıtta indirim olsa! Dolayısıyla hayat daha bir ucuzlarken insanlar yeniden olağan alış veriş olanağı bulsalardı…
MADALYONU ÇEVİRİYOR ve soruyorum: Bu olumlu dediğimiz değişimler Kıbrıs Türk halkına özgürlük ve egemenliğini, dünyasal devlet oluşunu, kısaca tanınmasını sağlar mıydı?
Ceplerdeki kimliklerle pasaportlar Kıbrıs Türk halkına dünyanın kapılarını açacak siyasi tanınmışlık imkânı verir miydi?
Kİ 48 yıldır bu adada bu adanın doğma büyüme yurttaşları olmamıza ve ısrarla “Devlet” olduğumuz iddiamızı sürdürmemize karşın hâlâ Dünyada bizden küçük yüzölçümlerine karşın “devlet yada devletçik” olan ülkeler kadar bile “tanınmış Devlet olamadık! Mesela mı diyelim:
*** İŞTE BİZDEN KÜÇÜK TANINMIŞ DEVLETLER: Mikronezya, Singapur, Andora, Şeyşeller, Barbados, Maldivler, Marsal adaları, San Marino, Vatikan…
Kİ bu Devletlerin en büyüğünün yüzölçümü 702 Km kare en küçüğü olan Vatikan’ın ise 0.44 Km. karedir..
YA KKTC kaç Km’lere karedir? 3342 Km. kare.
YANİ KKTC’nin özgür ve egemen bir devlet olması için önünde büyük çaplı engeller yoktur. Nitekim:
***
TATAR’IN ÇIKIŞI: Fakat ondan önce Türkiye’nin son zamanlardaki “yumuşama siyaseti dolayısıyla ayni zamanda sorunları yumuşatma” politikalarına sarılı barışçı değişim çabalarına dikkat etmek gerekir.. Her halde Sn. Erdoğan da artık önüne gelenle dalaşıp kavga etmekten bıkıp usanmış, bu politikanın TC’ye yarar değil zarar verdiğini görmüş olacak hatta Yunanistan’a bile el uzatıp yeni barışçı siyasetlere yöneliyor..
ÖRNEĞİN karşılıklı ziyaretler gerçeklerinde İsrail’le Mısır’la barışıyor.. İran’la daha yumuşak ilişkiler kuruyor, hatta Yunan Başbakanı deli bakışlı Micotakis’in fevri siyasetlerine karşın Doğu Akdeniz’de ılımlı havalar estiriyor..
BU SİYASİ ilişki ve değişimler her halde yine Ankara’nın yada koordinatörümüz Sn. Oktay’ın önerileriyle olacak, Sn. Tatar tarafından da Güney’deki Anastasiadis’e sunduğu bir dizi çözüm, öneri ve işbirlikleri teklifi ile devam ediyor..
Kapsamlarını etraflıca bilemediğimiz fakat sadece Kuzey’den Güney’e yönelik “teşebbüsünde” bile fayda olduğuna inandığımız bu öneri ve işbirliği teklifini çok önemsiyoruz..
NNİTEKİM neden önemsediğimizin ispatını da elektriksiz kaldığımız günlerde Güney’den sağladığımız elektrik akımı ile çakıyoruz! Öncesinde yangın söndürme yardımlarında görüyoruz… *** HER ŞEY BİR YANA: Sınır kapıları açılalı beridir iki toplum arasında geçişler, alışverişler, ziyaretler, iş ve güç birlikleri derken… “Geniş çaplı uzlaşı için geriye ne kaldı” diye sormaz mısınız?
TÜM BUNLARIN üzerine kapsamlı bir barış şemsiyesi açmak.. İki bölge arasında ilişkileri yasal zemine oturtup halkların birbirlerinden yararlanacakları sosyoekonomik hatta siyasi sorunları da izale edecek anlaşmalara varabilmek… Ki bu konuda “mülk mahsuplaşmalarından iadelere, karma kullanımlardan kiralamamalara” varıncaya kadar iki tolumun yan yana gelip anlaşacağı çok konuları, sorunları vardır..
KISACA AKDENİZ’in bu “yeşil adasında” eğer bir Filistin olmayacak, sürgit çözümsüzlüğün kadersizliğini yaşamayacaksak, Kuzey’in geleceğini kurtarıp kalıcı barışın Devleti olmak durumundayız.. İlle de bir çözüm olsun demiyorum! Böyle bir iddia bizi Rum Yunan tuzağına düşürebilir..
ŞU anda yapmamız gereken Rum-Yunan ikilisinin Kıbrıs’ı Akdeniz’de “aramada” gemileri yapmak istemelerinin önünü kesmektir.. Bunun için en az Rum tarafı kadar güçlü ve muktedir olmamız gerekir.. Bu da ancak Kuzey’i istikrara kavuşturmakla olur…
































