Köşe Yazarları

Bayramda İstanbul’dan kesitler







İstanbul’da çevremdeki konuşmalardan baktım da herkesin “tatili geldi.”
Daha bir iki ay önce mayolarla plajda değil miydik?
Bayramda evde olunmaz mı, nedir bu “tatilim geldi” diye çıkışıyorum.
Başlıyorum doğru yanlış düşünmeden yorum yapmaya kafamda.
Amaç tatil ve dinlenmek değil bayramdan sonra eşe dosta “ego” pazarlamak mı acaba diyorum içimden.
“Bayram tatilinde neredeydim biliyor musun?” cümlesini kurabilmek için tatil yapmak maksat mı oldu diyorum.
Yediğini, içtiğini, gördüğünü, aldığını biraz da üzerine katarak anlatmak…
Türkiye siyasetin artık göstere göstere aldığı kararlarla, ‘’merak etme olmaz’’ denilen muhafazakar unsurlara kendini her geçen gün teslim ediyor. Ediyor etmesine de diğer taraftan da AKP’nin yarattığı yeni burjuvanın bir bölümü de yukarıdaki bu tanımın içine kayıyor.
Görüntüde ve söylemde muhafazakar ama kafada ve davranışta ‘’tatilimiz’’ geldi. Kurbanı ilk gün sabah kesip, akşamüzeri uçakla bir yere kaçsak derdindeler.
Ortaya yeni bir kesim çıkıyor.
‘’Modern muhafazakarlar.’’
Muhafazakar olmanın getirdiği ‘’biz’’ duygusundan çıkarları için kopmayıp, bireysel olarak farklı tecrübelere, kendini tanımaya ve maddi hedefleri gerçekleştirmeye yönelik yaşam tarzını benimsemiş, cemaatlerin desteğinde bir kesim bu.
Range Rover arazi aracında Armani başörtülü gezenler. Kurbanı bir an önce kesip tatile gitmek isteyenler.
Bayram öncesi İstanbul’dan bir kesit.
      xxx
Cuma gün Anadolu yakasındaki işyerimden bu düşüncelerle eve gelmek için çıktım.
Evimiz İstanbul’un sonu dediğim Kemerburgaz da. Hani bazen trafik durumuna bakıp direksiyonu ters tarafa Selanik’e doğru çevirsem, Anadolu yakasından daha erken varırım diye düşündürten bir uzaklıkta.
O da ne, İstanbul boşalmış gibi. Yollar bomboş. Dedim ya herkesin ‘’tatili gelmiş’’. Herhalde ondandır diyorum.
Alışmışım her gece köprü trafiğinin dur kalkına. Arabanın önüne kesik atıp girmeye çalışanlara fırsat vermemeye.
Fırsat bu fırsat yol da boş ya, köprüyü geçerken arabanın hızını düşürüp sağ şeride geçip Boğazı ve karşıda hormonlu ağaç gibi her gün budak atan gökdelen siluetine bir gözüm yolda bakıp düşünüyorum.
İstanbul’a geleli 24 yıl olmuş. İrkiliyorum. O kadar oldu mu yahu?




Hayatımın yarısını, en büyük bölümünü bu şehirde geçirdim.



Hala daha TC vatandaşlığı için başvurmadım, kendimi İstanbullu olarak nasıl düşüneyim ki diyorum kendi kendime. Hala daha bir yabancılık ve gelip geçicilik var bu şehir ile olan ilişkimde. Hanım TC, çocuklar üç pasaportlu, ben hala Kıbrıslı Türk. Türkiye’de yabancı olmanın tüm ‘’ayrıcalıklarıyla’’ cebelleşiyorum.

Dışında olsam da Kıbrıs içimde, ondandır herhalde diyorum. Kıbrıs’ta kısa pantolonlu Chopper bisikletle Lefkoşa sokaklarını turladığım çocukluğum gözümün önüne geliyor. Herhalde ondandır o günlerin tadı damağımda kaldı diyorum.

24 yıldan sonra ben böyle düşünürken İstanbul’da kendini gerçek İstanbullu gibi hisseden acaba kaç kişi var diye de düşünmeden edemiyorum.

Herkes bir yerden gelmiş ama geri gitmeyecekmiş gibi her gün oradan oraya koşuşturuyor bu şehirde.

Girişi olan ama çıkışı olmayan bir yer bu İstanbul.

Köprüyü bu düşüncelerle yavaş bir hızda geçiyorum.

Kağıthane’ye yaklaşıyorum. Sağımda Trump Kuleleri geçiyorum. ‘’Kâğıthane çukuruna’’ bakıyorum.

Aklıma eski Amerikalı Genel Müdürlerimizden birinin İstanbul için söylediği o cümle geliyor. ‘’İstanbul şehri, inşası bitince güzel bir şehir olacak, o zaman ziyaret etmek lazım.’’

Sıvasız gecekondular ve bunların yanı başında uzayıp gökyüzüne giden Manhattan’a özenen dünya standardında binalar ve alışveriş merkezleri.

Bu binalara ulaşmak için trafiği hafifletmek adına yapılan yollar, tüneller, üst ve alt geçitler.

İstanbul giderek bir yollar kentine dönüştü.

İnşaatın biteceği, ‘’şantiyenin’’ de kapanacağı yok..

Alın size bu da İstanbul’un görsel siluetinden bir kesit.

Tarihi değil ama derme çatma eğri büğrü rengârenk iskambil kağıdı gibi, kentsel dönüşümü ve rantı bekleyen yapıların modern gökdelenlerin gölgesine girdiği bir İstanbul var artık.

Modernlikle, geleneksellik demeyelim, geri kalmışlık arasında bu görsel ikilem yavaş seyreden trafikte kendini tüm çıplaklığıyla ön plana çıkartıp sırıtıyor. Türkiye böyle bir sentez diyor. Batıdan bakarsan doğulu, doğudan bakarsan batılı. Neyi görme ve yaşama yetkinliğin varsa onu görebilir ve yaşayabilirsin bu şehirde. Standart yok.

Toplumsal dokudaki o muhafazakarlıkla modernlik arasındaki ayni tezat görüntü yumağı, yapılaşmada da giderek ortaya çıkıyor.

Aynen ‘’modern muhafazakarlar’’ gibi.

Daha önce kapalı olan rant kapılarının açılmasının verdiği hırs ve arsızlıkla da şehri de kendilerine benzetiyorlar.
      xxx
Bayramı fırsat bilerek hala daha yabancısı olarak hissettiğim İstanbul’u yazayım dedim.
Bizi sorarsanız…
Bayramda nerelerdesiniz derseniz…
Sizi bilmem ama biz ailecek evde olacağız.

Bu bayramda, giderek ergenliğe doğru yol almış olan çocuklarımızla kaliteli vakit geçirmek olmalı bayram dedik kendi kendimize eşimle.

Tabiri caizse İstanbul’u nispeten boşalmış haliyle ailecek yaşamaya çalışacağız bayramda.
Bu Bayram fizikken İstanbul’da olsam da, düşüncelerimde Lefkoşa’da büyüdüğüm evimde ve Kumsal’daki mahallemde olacağım.
Kalben ve ruhen bayram sabahlarında gittiğimiz yakın akraba evlerinde, eski günlerin özleminde…









Başa dön tuşu