Uzun, çok uzun yıllar Bodamyalı’ydık. 1950’li yılların sonunda ansızın Dereliköylü olduk. Köyümüzün adı, Dereliköy olarak Türkçe’leştirildi. Ne var ki bu isim değişikliği köylünün hayatına herhangi bir değişiklik getirmedi. Hayat aynı minval üzere sürdü gitti.
Okuduğum kitaplarda köyle ilgili fazla bir bilgiye rastlamadım. Ne yazık ki tarihler, kralların hayatını anlatır; köylülerinkini değil. Bizimkilerin hayatı, kimseyi ilgilendirmiyordu. Muhtemelen senede bir vergi memurları, onları anımsar ve hatırlarını sormaya giderdi.
Köyün tarihi ile ilgili en eski buluntu, Lefkoşa müzesinde bulunan Apollo heykelinin başıdır. (En azından ben müzeyi ziyaret ettiğim zaman oradaydı.) Köylülerin “Ellinos” dedikleri ve Çiftlik’in kuzeyinde bulunan bölgede 1933 yılında yapılan kazıda bulunmuştu. Orada bir tapınağın bulunduğu var sayılıyor. Ancak köyün tarihi o kadar eskilere uzanır mı? Ola da bilir, olmaya da bilir. Emin değilim. Malum, bir kırlangıçla bahar olmaz.
Köyün adını tarihe geçiren kişi, bir kral oldu: Lüzinyan Kralı II. Peter. II Peter (1354 – 1382) Mağusa’da “Kudüs krallığı tacını” giyme törenleri sırasında Venedik ve Cenevizli ileri gelenleri arasında Kral’ın atının sağ taraında kim duracak diye tartışma çıktı. Tartışmalar arbedeye dönüştü ve kavga büyüdü. Bunu fırsat bilen Cenevezliler, Kralın annesi Eleanor’un da kışkırtması sonucu adaya müdahale ederler. (Eleanor’un derdi, katledilen kocası I. Peter’in katilleri olduğunu tahmin ettiği akrabalarından intikam almaktı. Nitekim Cenevizliler Kıbrıs’ın büyük kentlerini ele geçirdikten sonra kayınbiraderi Prens John’un katledilmesini organize etmişti.)
II. Peter’in ilk krallık yılları kargaşa içinde geçti. Sonunda Mağusa’yı Cenevizlilerin yönetimine terkederek onlarla anlaştı. Başına belâ olan annesini İspanya’ya sürgüne gönderdi. Mısır Sultanı ile de bir barış anlaşması yaptıktan sonra adanın hakimi oldu. Saltanatı ancak beş yıl sürebildi çünkü henüz 28 yaşında iken 1382 yılında öldü.
Bu süre içinde iki önemli iş yaptı. Biri, Lefkoşa’daki surları tamir ettirip kentin savunmasını pekiştirmekti. Öteki de, Bodamya köyünde kendisine bir saray inşa ettirmek. Saray 1426 yılında Mısır Memlükleri tarafından tahrip edildi.
Saray daha sonra ya tamir edilmiş veya yeniden inşa edilmiş olmalı çünkü Kraliçe Katerina Kornaro tarafından yazlık sarayı olarak kullanıldığı biliniyor. Saray yıkıntılarının olduğu yere, onun adına izafeten, Sandagaderina “Santa Katerina” dendi ve gerek Türkler gerekse Rumlar tarafından kutsal bir yer addedildi. Köyümüz, bu sayede, bir azizeye kavuşmuş oldu. Sandagaderina, Çiftlik’in hemen yanı başındaydı.
1472 yılında Venedik’ten Kıbrıs’a 18 yaşında bir gelin gelir. Bu, Katerina Kornaro’dur. Şaşaalı bir törenle “Piç James” olarak bilinen Kral II. James’le evlenir. Bir yıl sonra kocası ölür veya öldürülür. Kocası öldükten sonra Kıbrıs Kraliçesi olarak taç giyer ve bir süre sonra da bir çocuk doğurur. Oğlu bir yaşında iken ölür, büyük bir ihtimalle Venedikliler tarafından zehirlenerek öldürülür. 1489 yılında “Kıbrıs Kraliçesi” olarak Venedik yakınlarında bulunan Asolo kalesinin sahibi olarak orada yaşamasına mecbur edilir. Asolo’yu ressamlar, besteciler ve yazarlar gibi entelektüellerin üssü haline dönüştürür. Bu sayede Kıbrıs’ın hakimiyeti de Venediklilere geçmiş olur.
Kuşkusuz, bu davranış yasal değildi. Ölen kralın çocuğu olmasa bile krallığın kardeşlerinden birine veya onların çocuklarından birine geçmesi gerekirdi. Venedikliler bunun alt yapısını da önceden hazırlamışlardı. Katerina Kornaro’nun St. Mark’ın kızı olduğu şaiyasını yaydılar. (Aksini ispat edecek olan beri gelsin. İsa, Tanrı’nın oğlu olabilir de niye Katerina, Aziz Mark’ın kızı olamasın?) St. Mark, Venedik’in azizi olduğuna göre bu azizin kızının mirası da Venediklilere ait olmalıydı. Bodamya’da Katerina adlı bir azizenin bulunması bir rastlantı değilmiş. [Gaetano Donizzeti’nin son operalarından biri “Catarina Cornaro ossia La Regina di Cipro” (Katerina Kornaro veya Kıbrıs Kraliçesi) idi.]
1570 yılında Osmanlı ordusu Kıbrıs’a çıkar. Adanın fethinden sonra, rivayete göre, Borazancıbaşı Mehmet Bey, bir tepeden Bodamya ovasını seyredince ona hayran kalır ve bu köye yerleşmeye karar verir. Atı ile Çiftlik’e gelir, oranın sahibi olan feodali bulur ve aralarında şöyle bir konuşma geçer:
– Bundan sonra borazanımın sesinin ulaştığı yere kadar olan bütün topraklar benimdir. Bu benim kılıç hakkımdır.
– Emredersiniz paşam. İtirazım yok. (İtiraz edecek durumu varmış gibi.) Ben yaşayacağım kadar yaşadım. Ancak bir maruzatım var, izin verirseniz…
– Buyurun söyleyin.
– Şu yanı başımdaki kızcağızıma ne olacak?
– Hiç sorun değil. Onunla evleneceğim ve o da emvalin ortağı olacak.
Böylece feodalin kızı, elbette Müslüman olduktan sonra, Borazancıbaşı ile evlenir ve Bodamya’da “ağa” dediğimiz sülale oluşur. Köylülerin çoğu da onlara hizmet ederek hayatlarını kazanırlar.
Bu konuda Luigi Palma di Cecnola’nın ilginç birtakım tespitleri var. Ama onlar haftaya.

Önceki Haber
Sonraki Haber

























