Sovyetler Birliği’ne gitmeden önce bu ülke hakkında epey yazı okumuştum. Öylesine çelişkili görüşler vardı ki hangisine inanacağınızı bilemezdeniz. Meşrebine göre kimi yerin dibine batırırdı, kimileri de göklere çıkarırdı. Bazılarına göre Sovyetler Birliği cennet, bazılarına göre de cehennemdi. Yolda giderken kafamı sürekli kurcalayan soru şuydu: “Cennete mi gidiyorum yoksa cehenneme mi?”
Orada bir süre yaşadıktan sonra fark ettim ki bu ülke ne cennetti ne de cehennem. Avantajları ve dezavantajları ile başarıları ve sorunları ile normal bir ülkeydi. Kendi ülkelerimizden farklı birtakım başarıları ve sorunları vardı. Başarılarını öne çıkarıp sorunlarını görmezlikten gelen biri için Sovyetler Birliği bir cennetti. Sorunlarına dikkat çekip başarılarını es geçen biri için aynı ülke bir cehennemdi. İşin ilginç yanı ise buna benzer şeyler söylediğim zaman pek az kişi bana inanmış görünüyordu. Çoğu söylediklerime şiddetle karşı çıkıyordu. Ben yıllarca orada yaşamıştım ama bilmiyordum. Onlar Sovyetler Birliği’ne ayak basmamışlardı ama biliyorlardı.
Bir toplantıda gördüğüm kadarıyla Sosyalist ülkelerde azınlıkların halinin pek iç açıcı olmadığını söylemiştim. Özellikle de Bulgaristan’daki Türklerin durumu yıldan yıla kötüleşiyordu… Öyle bir sözlü saldırıya uğradım ki beni doğduğuma pişman ettiler. Ne var ki bu tartışmadan 5-10 yıl sonra Todor Jivkof asimilasyon politikalarını en uç noktalara taşıyarak insanların isimlerini değiştirmeye başladı. 300 bin dolayında insan Türkiye’ye göç etmek zorunda kaldı.
İstanbul’da bir arkadaş toplantısında birileri bana bir soru sormuştu: “Bir süre önce bir yazı okudum. Yazar, Moskova’da taksi şoförlerinin müşteri beklerken Dostoyevski okuduklarını iddia ediyordu. Sokaktaki sıradan insanlarla Puşkin’i, Tolstoy’u tartışabileceğinizi yazıyordu. Böyle bir şey mümkün müydü?”
Kendisine aşağı yukarı şunları söyledim: “Sokaktaki her insanla belki tartışamazsınız ama çoğuyla tartışmanız mümkün. Zengin bir Rus şiir ve roman geleneği var. Ve bunu okullarda öğrencilere sevdirmeyi beceriyorlar. Üstelik kitaplar sudan ucuz. Herkes kitap sahibi olabilir. Puşkin’i, Lermandof’u, Gogol’ü, Gorki’yi bilmeyen Rus’a rastlayabileceğinizi sanmıyorum.” Böyle bir şeyin mümkün olamayacağını kanıtlamaya çalıştılar oradaki arkadaşlar.
Kendilerine bir anımı anlattım. Bir arkadaşın evine gitmiştik. Kütüphanede kelebeklerle ilgili birçok kitap olduğunu fark ettim. “Kelebeklere karşı düşkünlüğünüz var galiba” dedim. “Yok, ilgisi yok” dedi “Kelebekler babamın hobisidir”. Babası tramvay şoförüydü. Moskova gibi soğuk bir coğrafyada yaşıyordu. Senede birkaç kelebek ancak görüyordu ama adamın hobisi kelebeklerdi.
Birinci grup için Sovyetler Birliği bir cennetti ve orada herhangi bir leke olamazdı. İkinci grup için bir cehennemdi ve orda altında serinleyecek bir ağaç bile bulunamazdı. Halbuki gerçek ne oydu ne bu, hem oydu hem bu.
Sovyetler Birliği’nin en büyük handikabı, rejimin insanlarına güvenmemesiydi. Rejim kendi insanlarından, insanlar da kendi rejimlerinden korkuyorlardı. Yönetim korku üzerine inşa edilmişti. (Aslında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın özlediği ve ülkeye getirmeye çalıştığı Yeni Türkiye düzeni tam da budur.)
Benim gibi doktora öğrencisi olan bir Rus arkadaşım vardı. Volga kıyılarında bir köydendi. Evliydi ve eşiyle birlikte küçük bir apartman dairesinde yaşıyordu. Hani Nazım Hikmet’in “Öldüğüm zaman cenazemi aşağıya nasıl indirecekler?” diye merak ettiği apartmanlardan birinde.
Babası balığa meraklıydı. Volga nehrinde yakaladığı balıkları tuzlar ve güneşte kuruturdu. Arada bir oğluna bu balıklardan gönderirdi. Kurumuş, tahta gibi olmuş bu tuzlu balıklar ideal bira mezesiydi. Balık geldi diye haber uçurunca fileyi bira şişeleri ile doldurup evinin yolunu tutardım. (Bu arkadaşın görüşüne bakılırsa Sovyetler Birliği’ni selâmete ulaştırmanın tek yolu, ülkede İsveç tipi sosyalizmin uygulanmasından geçiyordu.)
Bir gün üniversitede beni ziyarete geldi. Hoşbeşten sonra “Bu ülkede Che Guevera’nın posterini asmak marifet değil. Marifet bunu asmaktır” dedi ve elindeki paketi bana verdi. Latin Amerikalı bir dostumun bana verdiği ve başucuma astığım posterden söz ediyordu.
Paketin içinden çok güzel ve eskiymiş gibi görünen bir Meryem Ana ikonu çıktı. Başındaki hale altın gibi parlayan bakırdan yapılmıştı. Onu da alıp ayakucumdaki duvara astım. (Ne yazık ki eski eser sayıldığı için ikonu beraberimde getiremedim.)
Aradan çok geçmedi, orta yaşlı, yakışıklı, şık giyimli bir adam beni ziyarete geldi. Rektör yardımcısıymış ve rutin teftişlerden birini yapıyormuş. (O odada dört yıl kaldım ikinci bir rutin teftişe gelene rastlamadım.)
Meryem Ana ikonunu göstererek şöyle dedi:
– Anlaşılan iyi bir Hristiyansınız.
– İlgisi yok. Kötü bir Hristiyan bile değilim. Müslüman’ım.
– O halde ikon ne işe yarıyor? Onu niye astınız?
– Sanat eseri olduğu için.
– Ya öyle mi?
Rektör yardımcısının durumu tam olarak kavradığını sanmıyorum ama hiçbir girişim de yapmadı. Ben odayı boşaltıncaya kadar ikon orada asılı kaldı.
Yanıtlanması gereken soru şu: Rektör yardımcısı odamı teftişe niye gelmişti? Yoksa birileri mi ispiyonlamıştı?
































