Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Başka bir dünyadan anılar-56 Kötü günlerdeki güzellikler

Sıradan bir yolculuk olabilirdi ama gel gör ki olmadı. Sıra dışı olduğu da sonradan anlaşıldı.

1963 yılının Eylül ayının sonlarıydı. Bir yıl önceki gibi gene 30 kişilik Dakota uçağı ile Adana’ya uçacaktım. Sakız almayı unutmamalıyım. Kabin basıncı doğru dürüst ayarlanmadığı için insanın kulakları patlayacakmış gibi oluyor. Gürültü de cabası.
Taksi ayarlanmış, uçak alanına annemle babam da gelecekti. Göbek bağımı kendim kesmesini öğrendiğim (veya öyle öğretildiğim) için bu biraz tuhafıma gitmişti. Bir önceki sene Kıbrıs’tan ilk ayrılışım olmasına rağmen uçak alanına gelmemişlerdi. Olur öyle şeyler deyip geçtim.
Uçak alanındaki vedalaşma da bir tuhaf olmuştu. Babamın gözleri yaşlıydı. Hayatımda ilk defa ağladığını görüyordum. (Ve sondu da.) Beni bir kenara çekip bana sarıldı ve şöyle dedi: “Güle güle git. Benden mektup bekle. Ben sana ‘Gel’ diye yazmadıkça, sakın ola, bu adaya ayak basma. İyice anladın mı? Benden haber almadan Kıbrıs’a dönme”. Başım dönmüştü. Bu söylenenlerin anlamı neydi?
Bilindiği gibi bu konuşmadan üç ay sonra Kıbrıs’ta olaylar patlak verdi. Ve ben uzun yıllar Kıbrıs’a dönemedim. 1974 yılında Kıbrıs’a döndüğüm zaman babamdan o sözü edilen mektup henüz gelmemişti.
Olaylar çıktıktan sonra babamın sözleri beni çok düşündürdü. Bir şeyler mi biliyordu? Kulağına bir şeyler mi fısıldanmıştı? Niye bu kadar kesin konuşuyordu? Belli ki oğlunu tehlikeden uzak tutmak istiyordu ama kendinden nasıl bu kadar emin olabilirdi? Yoksa bakan bir göz için görünen köye kılavuz gerekmiyor muydu?
Kıbrıs’a döndükten sonra bir akşam yemeğinde bu soruları babama sordum. Gözlerimin içine hayretle bakarak “Öyle mi demişim? Hiç hatırlamıyorum” dedi. Allah Allah, bir insan bu kadar önemli bir olayı unutabilir mi? Nasıl unutabilir? Unutmuş işte.
Bu gibi durumlarda en kötü şey haber alamamaktır. Haber alamamak, en kötü haberden daha kötüdür. “Acaba neler oluyor?” sorusu bir burgu gibi beyninizi deler durur. Söylentiler son süratle yayılır. Bilgi kırıntıları bile değer kazanmış olur. Onlara dört elle sarılırsınız. Sizi boğulmaktan kurtaracaklarmış gibi.
Bir ara Kıbrıs’ta kana ihtiyaç duyulduğu haberi geldi. Hepimiz hastanelere koştuk. Birer plastik kap kan aldıktan sonra bizi bir süre istirahat ettirdiler. Henüz güzelliği solmamış beyaz önlüklü orta yaşlı bir kadın gelip bize birer Kızılay rozeti verdi. Rozetimi verirken bana “Sen zayıfsın. Bu sıralar ciğer yemeği ihmal etme” dedi. (Diyebilirim ki üniversite hayatımda dersleri astığım tek gün o gündü.)
Tam o sıralarda Aysozomeno (Arpalıklı) olaylarının haberi ulaştı. Onun sonucunda köylülerimiz Lurucina’ya (Akıncılar’a) göç etmişler. Detaylı bilgi yok. Bu nedenle “Acaba?” sorularının sayısı artmış oldu.
Tarih derslerinden birindeyiz. Bahriye Üçok ders anlatıyor. Not tutmak gerek çünkü hemen hemen hiçbir dersin kitabı yok. Ama söylenenleri pek anlayamıyorum. Daha doğrusu kendimi derse veremiyorum. (Spor yorumcularının ifadesiyle ‘konsantre olamıyorum’.) Not tutmayı bıraktım. Deftere birtakım şekiller çiziktiriyorum. Dersten sonra Bahriye hanım beni ofisine davet etti.
Ofisine ilk kez giriyordum. Bizim öğrencilik yıllarımızda bir öğrenci, zırt pırt hocanın ofisine giremezdi. Dersten sonra hoca – öğrenci ilişkisi kesilirdi. Hocaya sorular derste sorulurdu. Bahriye hanım isteyip istemediğimi sormadan telefonu açıp iki çay sipariş etti.
Havadan sudan konuştuktan sonra sa’dede geldi: “İçinden geçtiğin durumu ve sıkıntılarını anlıyor ve takdir ediyorum. Olanlara ben de üzülüyorum. Bilmeni isterim ki bizim aile senin ailendir. Maddî, manevî ne ihtiyacın olursa bizden isteyebilirsin. Hiç çekinme.”
O kadar duygulanmıştım ki kendimi tutmasam ağlayacaktım. Geçmişte aramızda herhangi bir samimiyet olmamıştı. Damdan düşer gibi bana bir anne gibi davranması benim kendime gelmemi sağladı. Hayat devam ediyordu ve ben bu savaşı sürdürmek zorundaydım. (Bahriye hanımdan elbette hiçbir şey istemedim ama bu jestini de hiç unutmadım.)
!977 yılında eşimle Ankara’ya gittiğimizde aradım ve kendisini buldum. Ankara’dan ayrıldıktan 12 yıl sonra ilk kez geri dönüyordum. Kenti neredeyse tanıyamamıştım. Bahriye hanım o sıralarda Meclis’te senatördü. Her zamanki hanımefendiliği ile bizi Meclis’teki ofisinde kabul etti ve bizimle uzun uzun sohbet etti.
Benim için önemli bir olay olan o jest, kendisi için vak’a-yı adiyeden olmalıydı ki sözünü ettiğim zaman net olarak hatırlayamamıştı. Gülüşüp geçiştirdik.
Bir süre sonra, 1990 yılında, Bahriye Üçok’un öldürüldüğü haberi geldi. Adresine gönderilen bir bombalı kitap paketi, ölümüne neden olmuştu. Bu dünya güzeli kadının kime ne kötülüğü dokunmuştu ki öldürülmesine karar verildi, anlamış değilim. Belli ki yüreklere korku salmak amacıyla rastgele öldürülen etkin kişilerden biriydi.
Öldürülmüş olmasına ne çok üzüldüğümü tahmin edebilirsiniz.