Bir süre önce Kâmur (Kâmran Aziz) ile sohbet ederken bana evi tertip ederlerken babasının bahiste kazandığı şarabı bulduklarını söyledi. Hemen üzerine atladım ve bu şişenin fotoğrafını çekmek istediğimi söyledim. Bu bahse tutuşma konusu, çocukluk hayallerimi süsleyen bir masaldı.
Bahçesi olanlar, tavşanların bostana ve böğrülceye ne çok zarar verdiklerini bilirler. Bizim bahçe de tavşan ve keklik saldırılarından nasibini alıyordu. Bunun tek çaresi de tavşan ve keklik sayısını azaltmaktı. Yaz sıcağında keklik yavrularının peşine düşer ve onları çatlatıncaya kadar takip ederdik. Sonra da onları yakalar makarna veya pilav yemeklerinde kullanırdık.
Tavşanları yakalamak o kadar kolay değildi. Bilgi ve beceri gerektirirdi. Her şeyden önce, sabah erkenden kalkıp izlerini sürmek gerekirdi. Her gece kullandıkları bir monobadi (patika) olup olmadığının saptanması gerekirdi. Öyle bir patika varsa en uygun bir yere tuzak kurulurdu.
Tuzak kurmak, marifetli bir işti. Çukur kazılır. Tuzak yerleştirilirdi. Tuzak bir zincirle yakınlara çakılan bir kazığa bağlanırdı. Tuzak patlamasın diye üzerine saman konur ve en üst tarafa da ince toz serpilirdi. Patikanın öteki taraflarından hiçbir farkı olmamalıydı. Aksi hale tavşan değişikliği fark eder; tuzağın önünde durur, ya yönünü değiştirir veya geri dönerdi. (Annemin işaret ettiği gibi “Sizin tuzağınız varsa onun da Allah’ı var”.)
Bu titiz çalışmalar yapıldıktan sonra da rüzgârın estiği yöne bağlı olarak uygun yere mevzilenip beklemeniz gerekirdi. Çoğunlukla rüzgârın estiği yönün aksi tarafında beklenirdi. Tavşan, kokunuzu alıp kuşkulanmasın diye izah ederdi babam.
Yakınlarda bulunmanın iki nedeni vardı. Birincisi, tavşan yakalanınca tiz bir sesle çığlık atmaya başlardı. Gidip onu almazsanız köpekler veya tilkiler onu yiyip bitirebilirlerdi. İkincisi, patikayı kullananlar sadece tavşanlar değildi. Tuzağa köpek veya tilki de yakalanmış olabilirdi. Bu gibi durumlarda yakalanan hayvanı hemen kurtarıp salıvermek gerekirdi. Aksi halde tuzağınızı parçalayabilirdi. Sizi ısırmasın diye de yanınızda bir çatal bulundururdunuz. Çatalı boynuna geçirir başını yere yakın tutardınız ve tuzaktan kurtarınca da koy verirdiniz. Hayvan da çığlık çığlığa oradan uzaklaşırdı.
Ben çok ısrar ettiğim için mi yoksa annemin yükünü hafifletmek için mi bilmiyorum, tuzak nöbetlerinde babam beni de yanına alırdı. Ava çıktığınızda geriye ille de avla döneceğiniz anlamına gelmiyor. Aslan, kaplan, leopar gibi yırtıcılar bile her 10 girişimde 3 veya 4’ünde başarılı oluyorlar. Bizimki de öyleydi. Bazan tavşanın aklına eser o patikadan geçmezdi, bazan durup dururken tuzak kendiliğinden patlardı, bazan köpek yakalanırdı. Eve elimiz boş dönerdik. Hesabını tutmadım ama herhalde her on defada ancak bir defa lalangı yiyebiliyorduk.
Bizim bahçe Yalya deresinin kenarında idi. Ve anlaşılacağı üzere bütün izler dereden geliyor, dereye doğru gidiyordu. Çünkü su oradaydı. O zamanlar yaz aylarında dere akmasa bile çeşitli yerlerde bulunan büyük çukurlarda su bulunurdu. Onlar hayvanlar tarafından kullanıldığı için kirleniyorlardı. Ovada susuz kaldığımız zamanlarda derenin kumluk bir yerine ellerimizle çukur çıkarır ve orada biriken suyu alır içerdik. Orada toplanan su, büyük bir ihtimalle yan taraftaki çukurdan geliyordu. Ne var ki kesin inancımıza göre, yer altından çıkan su, temiz ve sağlıklı olurdu. (Gerçi barsaklarımızda – bağırsaklarımızda – kurtlar eksik olmuyordu ama onun da doğal olduğuna inanılırdı. Nasıl olmasa insanı yatağa yatırmıyordu.)
Bir çarşaf veya battaniye ile yıldızların atında yatmak hoş oluyordu. Ancak belli bir saatten sonra sivrisinek saldırısı başlardı. Açıkta nerenizi bulurlarsa köpekler gibi ısırırlardı. İnsana uykuyu haram ederlerdi. Babam kalkar ve bu işin çaresine bakmaya çalışırdı.
Gerçi o zamanlarda “sinekçiler” dediğimiz birtakım insanlar gelir, köydeki mandralara (ağıllara) ve kademhanelere (tuvaletlere) ya pompa ile ilaç püskürtürler veya bidonlardan bir tür ilaç dökerlerdi. Sağa sola da ellerindeki tebeşirle o günün tarihini yazarlardı. Kayaların ve merteklerin üzeri tarihlerle doluydu. Yalya deresi boydan boya yürünerek su birikintileri ilaçlanırdı.
Buna rağmen yaz akşamları sivrisineklerle dolardı. Bizim gibi ovada idiyseniz yüzlercesi, binlercesi saldırırdı. Babamın görevi bu derde derman olmaktı. Kalkar etrafta bir volta atar ve hayvan pisliği, özellikle de öküz pisliği toplar ve onları yakardı. Çıkan dumanın sivrisinekleri kovduğuna inanılırdı. Duman etrafı bürüyünce babam sorardı: “Nasıl, durumlar iyi mi?” Aslında ben pek bir farkını görmezdim. Üstelik şimdi bir de dumanın ağır kokusunu solumak gerekiyordu. Ancak babamı üzmemek için “İyi, iyi, daha iyi” derdim.
Babam, bu vesileyle, kaçıncı defa olduğunu bilmediğim “Sinekçi Aziz Masalı”nı anlatmaya başlardı.
[Masal ve fotoğraf haftaya.]
































