Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Başka bir dünyadan anılar-53 Yaşa kraliçemiz, yaşa melikemiz

İlkokulda bize bir marş öğretmişlerdi: “Yaşa kraliçemiz, yaşa melikemiz; çok çok yaşa.” Gerisi var mıydı, bilmiyorum. Bu kadarını hatırlıyorum. Kraliçe de o çocuksu masum seslerimize kulak vermiş olmalı ki çok uzun yaşamaya karar kıldı. Doksanına merdiven dayamış olmasına rağmen tacı oğluna devretmeye niyetli görünmüyor. Bu gidişle Prens Charles daha çok bekleyecek. Kraliçe, annesi gibi, “dalya” demek niyetindedir.   

Melikemizin 1953 yılındaki taç giyme töreni, inanmayacaksınız ama bizim köyde de kutlanmıştı. O gün köyün ileri gelenleri okulda toplanmıştı. (Durup dururken bana “köyün ileri gelenleri” kimlerdir diye sormayın. Bilirsiniz işte, öğretmen, muhtar, imam, kooperatif şirket kâtibi, desteban gibi kişiler. Bunlara maldar köylüleri de katabilirsiniz.) Öğretmen kısa bir konuşma yaptı ve günün ehemmiyetini dile getirdi.
Geri zekâlı olmadığım halde günün önemini bir türlü kavrayamadım. Sonra bir fotoğraf çıkartılıp okul duvarına asıldı. Fotoğrafta genç kraliçemiz kocası ile yan yana duruyordu. Kraliçe gelinlik gibi beyaz bir elbise giyiyordu. O zaman bende jeton düştü. Kocaman kraliçe bizim köydekiler gibi sıradan evlilik yapacak değil ya. Elbette taç giyerek evlenecek. (Halbuki Kraliçe 1947 yılında evlenmişti. Daha 13 yaşında iken sonraları kocası olan Philip’e aşık olmuş ve onu mektup bombardımanına tutmuştu. Kızkardeşi Margaret ise 1950’li yıllarda gazete ve dergilerin dedikodu sayfalarını süslüyordu.)
Formalitelerden sonra sa’dede gelindi. Karton kutular açılıp içindeki lokumlar haziruna dağıtıldı. Kraliçe işini biliyormuş. Biz çocuklara bundan iyi hediye olamazdı. Lokumlar da Çıraklı’nın kâğıda sarılı olan uzun ve büyük olanlardandı. Hani, babaannemin “her biri pabuç kadar” dediği cinsten.
En sonunda da her öğrenciye birer fincan dağıtıldı. Fincanın üzerinde kraliçemizin bir resmi vardı. Ben fincanımı kırılmasın diye hiç kullanmadım. Hatıra diye sakladım. Onu çocuklarıma, hatta torunlarıma gösteririm diye düşünüyordum. (1964 yılında evimiz yağmalandığı zaman bizim fincan da sırra kadem bastı ve el değiştirmiş oldu.)
Doğrudan bir bağlantısı var mı yoksa tamamen bir tesadüf mü bilmiyorum ama ben bu “kraliçenin fincanı” ile süt dağıtımı arasında, nedense, bir ilişki kuruyorum. Bir ara sabahları okulda süt dağıtılıyordu. Bu olayın kraliçe ile bir ilişkisi olup olmadığını bilmiyorum. Kraliçenin Kıbrıs’ta gürbüz bir nesil yetiştirme kaygısı çektiğini hiç sanmıyorum. Hoca evinde bir tencere su kaynatıp okula getiriyordu. Öğrenciler ellerinde birer fincan kuyruğa giriyorlardı. Her bir fincana önce birer kaşık süt tozu veya konsantre süt konurdu, sonra da fincan sıcak suyla doldurulurdu.
Süt tozu muydu yoksa konsantre süt müydü anımsamıyorum. Aslında benim için fark etmezdi çünkü ikisinden de nefret ederdim. (Hala da öyleyim. Yoğurt, hellim, peynir gibi süt ürünlerini severim ama sütün kendisini içemem.) Bazı insanlar özellikle “kutu sütü” dediğimiz konsantre sütü çok beğeniyordu. Sabahları bir dilim ekmeğin üzerine “Vlahas kutu sütü” sürerler ve kahvaltı niyetine yerlerdi. Görüntüsü bile içimi bulandırırdı.
Sabahları dağıtılan süt de benim için öyleydi. Kabul etmek gerekir ki bazı öğrenciler için besleyici bir kahvaltıydı. Evden getirdikleri bir parça kuru ekmeği ceplerinden çıkarıp sütün içine doğruyor ve zevkle yiyorlardı. Sütü alıp içmek zorunluydu. İtiraz edemezdiniz. Bu nedenle ben de sahtekârlık yapmak zorunda kalıyordum.
Okulumuzun önündeki boşluğa çiçek ekerdik. Sağ taraftaki avluda, yani cami ile şirket binası arasındaki alanda, efkalipto ağaçları vardı ki sıcak havalarda çoğunlukla onların altında oynuyorduk. Sütümü alır ve içer gibi yapar ama kokusu vurmasın diye nefes bile almazdım. Gezinir gibi yapar, etrafı kollayarak sütü efkalipto ağaçlarından birinin köküne dökerdim. (Öğrencilere de görünmemek lâzımdı çünkü koşarak gidip öğretmene gammazlayabilirlerdi. Sonra da çek çekebilirsen azarı.)
Durumu babama şikâyet etmeye kalkıştım ama neredeyse azar işittim: “Siz zaten çok buldunuz da bunadınız. Yatıp kalkıp dua edin. Size kahvaltı etmeniz için mis gibi süt veriliyor. Şikâyet ediyorsunuz. Bize okulda sabahları ne içiriyorlardı, biliyor musun? Birer kaşık kinin sülfat içirirlerdi. Mübarek zehir gibiydi. Bizim çocukluğumuzda malarya, sıtma yaygındı. Sıtma işkence gibi bir hastalıktı. Ateş basar, insan kâbus görürdü. Kurtulursan şanslıydın. Seni zayıf kesti mi öldürürdü. Bunu önlemek için kinin veriyorlardı. Allah Sinekçi Aziz’den razı olsun. Anofelin kökünü kuruttu da millet sıtmadan kurtuldu. Yoksa siz de süt yerine kinin sülfat içiyor olacaktınız. Dünyanın kaç bucak olduğunu o zaman görürdünüz.”
Bizim kuşağın, neredeyse hiçbir konuda şikâyet etme hakkı yoktu. Hangi konuda ne söylense, önüne çok daha korkunç örnekler koymak mümkündü ve konuyordu da. İtiraz etmeye çekinir olduk. Bu nedenle çekingenlik karakterimizin bir parçası oluverdi.