Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Başka bir dünyadan anılar-51 İmamın oğlu komünist

Köyün imamı Hacı Azmi’yi hayal meyal hatırlıyorum. Ak sakallı, nur yüzlü, üfürsen uçacakmış gibi zayıf ve küçücük bir ihtiyardı. Onu bayram sabahları gittiğim camide görürdüm. Oğlu Saffet ve gelini Stella ile birlikte yaşardı. Evleri köy meydanında, Hakkı dayının kahvehanesi ve köy kulübünün karşısındaydı. Okula veya ovaya iş yapmaya giderken muhakkak köy meydanından geçerdik. Meydan köyün kalbi gibiydi. Hacı Azmi, kapısının önünde oturur ve gelip geçene selâm verirdi. Efendi bir adamdı. Hep düşünceliymiş gibi bir hali vardı. En azından, benim hayalimde öyle yaşıyor.

Ben bir çocuk olarak Hacı Azmi ile hiç konuşmadım. Onu hep uzaktan seyrettim. En beğendiğim yanı da Bayram namazından sonra küs olan köylüleri barıştırmasıydı. Barış görüş ritüelini kendisi mi başlattı yoksa büyüklerinden mi öyle gördü bilmiyorum. Ama namazdan sonra mealen şöyle derdi: “Bayram demek, barış demektir. Tüm küsler, şimdi barışsın.”
Mihrabın önünde durur ve ona en yakın olan kişi gider iki eliyle tokalaşır ve önce sağ omzuna sonra da sol omzuna yaslanarak imamın bayramını kutlardı. O da kendisine “El öpenlerin çok olsun” derdi. Bayramlaşmadan sonra imamın yanında dururdu. İkinci kişi gelip ikisiyle de bayramlaşır ve sıraya girerdi. Böylece cami içinde bir halka oluşturulur ve herkes herkesle bayramlaşmış ve barışmış olurdu. (Tarikatlardan hatta Alevilik’ten artakalan bir ritüel gibi duruyor.)
Köylüler arasında kavgalar ve küslükler hiç eksik olmazdı. Yok, senin keçin bahçama girdi; yok, senin horozun beni uyutmuyor; Yok senin çocuk bizim ağaçta portokal (portakal) veya yusufçuk (mandalin) bırakmadı (aslında çocuk büyük bir ihtimalle bir tane kesmişti) gibi bahanelerle kavga edilir ve küsülürdü. Bayram namazından sonra Hakkı dayının kahvesinde sabah kahvesi içmek için veya kavrılmış (kavrulmuş, kızartılmış) ciğer yemek için toplananlardan birkaç kişi arasında kavga patlak vermiş olabilirdi. Olsundu, nasıl ol(ma)sa bir sonraki bayramda barışırlardı.
Başka yerlerde böyle bir barışma ritüeli olmadığını köy imamı Hacı Azmi’nin ölümünden sonra öğrendik. Köy imamsız kalınca babam, müftülüğe başvurarak bari bayramlarda köye imam gönderilmesini rica etti. Müftülük bu isteği kabul etti ve bayramlarda uygun gördüğü imamları köye göndermeye başladı. O imamlar, bunu bilmedikleri için namazdan sonra camiden çıkmağa yeltenince köylüler onları durdurur ve ritüeli uygulatırlardı.
Camimizin minaresi yoktu. Bu nedenle okul avlusunda bulunan bir kütüğün üzerine çıkılıp ezan okunurdu. Ne yazık ki Hacı Azminin sesi öylesine cılızdı ki ezanı kimse duymazdı. Sonra köye Gürses adlı genç bir imam geldi. Adam, ismiyle müsemma biriydi, gerçekten sesi gürdü. Ezan okuduğu zaman köyün dört bir tarafından duyulurdu. Biz de bununla iftihar ederdik; hep çan sesi duyacak değiliz ya, ezan sesi de duyalım diye. Bu nedenle ama sanırım ondan daha çok da içkiyi sevdiği için köylü, gür sesli imamı çok sevmişti. Üstelik içki sofralarında adam güzel gazel okurdu.
Hacı Azmi’nin Lefkoşa’da yaşayan bir kardeşi vardı. Esas adı yanılmıyorsam Ömer’di ama herkes onu “Çinko” olarak bilirdi. Adam, Allah inandırsın, kelimenin tam anlamıyla bir meddahtı. Ara sıra köye geldiği zamanlar, kulüp binasında etrafında toplanan gençlerle sohbet ederdi. Sohbet diyorum ama bu bir monologdu. Anlatır da anlatırdı ama güzel ve usturuplu anlatırdı. Ben birkaç defa kendisini tan ağarıncaya kadar dinlediğimi hatırlıyorum. Ne anlattığını anımsamıyorum ama anlattıklarının ne kadarı doğru ne kadarı yalan, halâ merak eder dururum. Malum, çok mal haramsız, çok lâf yalansız olmazmış. Bir defasında durumu Saffet beye sormuştum. Yanıtı belirsizdi: “Çinko’da lâf çok. İster inan, ister inanma.”
Saffet Hacı Azmi, köyde azılı komonist (komünist) olarak bilinirdi. Futbol takımımızın antrenörü ve kaptanıydı. O zamanlar takım karmaydı ve Türklerle Rumlar birlikte top koştururlardı. Top bahanesiyle gençleri toplayıp onlara komünizm aşılarmış. Babam bu nedenle kulübe gitmeme hoş bakmazdı. Ancak işin ucunda futbol olunca kim dinlerdi?
Esas mesleği yanılmıyorsam marangozluktu ama ben onu avukat Ümit Süleyman’ın yanında kâtip olarak hatırlıyorum. [O zamanlar bu kişilere galiba “avgat (avukat) yamağı” derlerdi.] Kardeşi Osman’la birlikte mi orada çalışıyordu yoksa genç yaşta ölen kardeşinin yerini doldurmak için mi orada çalışmaya başladı emin değilim. Köylülere koçan alma ve mahkeme işlerinde yardımcı olurdu.
Köyün civarındaki bir tepede futbol sahası yapmak için her hafta sonu toplanır ve çalışmaya giderdik. Oradaki kayalar sökülür ve alanın dışına taşınırdı. İlerlemiş yaşına rağmen Saffet, hem top oynar hem de tepede en sıkı çalışanlardan biriydi.
Ben köyün sadece genç takımında oynama fırsatı buldum. Allah’ı var, ben bir defa bile komünist propagandası yaptığına şahit olmadım. Davranışlarıyla örnek olmaya çalışmak, komünizm propagandası sayılırsa; evet, o türden propaganda yapmaktan geri kalmıyordu. (Yanlış anlaşılmasın, adam AKEL üyesiydi.)
Saffet ile Stella’nın beş-altı çocukları oldu. Stella altmışından sonra adını değiştirmek zorunda kaldı ve yanılmıyorsam “Ayşe” oldu.