Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Başka bir dünyadan anılar-50 Papazın bacanağı Türk, imamın gelini Rum

Hayal ürünü olan roman gibi. Ama bu, bir romanın hikâyesi değil. Gerçek bir hikâye. Bizim köyün papazı Papavasiliu idi. Gerçek adını hiç duymadım. Türkler ona Papaz Efendi, Rumlar da Dhaskalo (Öğretmen, Hoca) diye hitap ederlerdi. (Papavasiliu adını oğullarının soyadından çıkardım.) Bacanağı da Hakkı idi. Biz ona “Hakkı Dayı” derdik. Köyde “ağa” örüntüsü veren birkaç kişiden biriydi.

Köyümüzün imamı, ak sakallı nur yüzlü Hacı Azmi idi. Onu hayal meyal hatırlıyorum. Çocukluk yıllarımda vefat etmişti. Gelinin adı da Stella idi. (Ama onların hikâyesini sonraya bırakalım.)
Bizim köyün papazı, günümüzde etrafta gördüğümüz, boş gezenin boş kalfası tipinde bir papaz değildi. Öteki köylüler gibi ekmeğini taştan çıkarırdı. Pazarları ve paskalyalarda da kiliseye gider ayin yönetirdi. Yaptığı en hoş işlerden biri de Rum gençlerini evlendirmekti. Düğünlerde biz Türkler de kiliseye gider ve papazın gelin ile güveyiyi “stefanos” etmesini (başlarına taç koyarak nikâh kıymasını) seyrederdik. (Niye yapıldığını bilmiyorum ama damat, kilise kapısından çıkınca, avluyu terk edeceği ana kadar herkes onu arkadan yumruklamak için saldırırdı. Kumbarolar (sağdıçlar) da onu korumaya çalışırlardı. Bu sırada kendileri de ara dayağı yerlerdi. Sonra da köyün kenarına gidilir ve orada bir koşu düzenlenirdi. Baş sağdıç, ki bu kişi ilk çocuğun vaftiz babası olacaktı, yarışı idare eder ve birinci gelen delikanlıya, gelinin önceden hazırladığı süslü, parlak renkli bir yastıcık hediye ederdi. Herhalde bu koşu ile bekârlar, genç kızlara mesaj gönderirlerdi: “Bak, ben sağlıklı bir erkeğim. İyi bir eş olabilirim.”
Papazın karısının adını da bilmiyorum. Türk’ü Rum’u, herkes ona “Babatya” (Papaz karısı) derdi. Babatya’nın kız kardeşi Eleni, ki köyde “Elengu” olarak bilinirdi, Hakkı dayının karısı idi. Aslında Hakkı dayının iki karısı vardı. Biri, çocuklarının annesi olan Elengu, öteki de galiba daha genç olan Havva hanımdı.
Hakkı dayı köyün hem kahvecisi, hem bakkalı hem de meyhanecisiydi. Köyün ortasındaki meydanın kenarında kahvehanesi ve hemen yanındaki odada da bakkaliyesi ve meyhanesi bulunurdu. Kahvehane ve meyhane ile bakkaliyede esas işleri Havva hanım yürütürdü. Hakkı dayı, kendisini azametli gösteren dizliği ile çoğunlukla kahvehanede otururdu. Hafızamda kaldığı kadarıyla kollarını koymak için sağında ve solunda birkaç yedek sandalye bulundururdu.
Elengu herhalde ev işlerini yapmakla meşguldü. Kahvehaneye pek seyrek gelirdi. Geldiği zaman da bir kenara oturur ve birileriyle sohbet ederdi. En azından ilkokula gidip gelirken benim ördüğüm manzara buydu. Tabii, bir de bakkal eşyası almaya gittiğim zamanlar orada olup bitenleri görürdüm. Havva hanım çoğu zamanını kahvehanede ocakta kahve yapmakla geçirirdi. Ben cezveyi kuma sokup çıkaran kadına yaklaşır ve “Havva teyze, annemin selâmı var, bir okka tuz ister” derdim. O da öteki odaya geçer, bir torbadan aldığı tuzu terazide tartar, bir hartuca döker ve bana verirdi. Para mara vermezdim. Herhalde daha sonra babam verirdi.
Yanılmıyorsam Havva hanımın çocuğu yoktu. Elengu’nun kaç çocuğu olduğundan da emin değilim. Ama bir kızının, daha sonra, Kemal amcamın karısı olduğunu biliyorum. Hakkı dayı bilhassa oğlu ile övünürdü. Gururlanması da yersiz değildi çünkü oğlu polis komutanıydı. Arada bir arabayla köye gelir ve elbette köylüler kendisine büyük saygı gösterirlerdi. O gün kebaplar yapılır, yenir içilirdi. (Söylemeyi unutmuşum, Hakkı dayının yol kenarında meyhaneye bitişik bir de fırıncığı vardı ve orada Pazar günleri sulu tava kebabı yapılırdı. Kebapları hazırlayan da köyün kasabı Karabardak idi. Hayatımda tattığım en leziz fırın kebabıydı.)
Sonraları işler karıştı ve polis komutanı, köye annesini babasını görmeye İngiliz askerinin eskortu (koruması) ile gelmeye başladı. Üst tarafı delik zırhlı bir araba kullanılıyordu. Delikte bir İngiliz askeri durur ve arabaya monte edilmiş otomatik bir silâhı kullanırdı.
Söylenenlere göre, TMT tetikçilerinden biri, birilerini vurmuş ve bisikletine binip oradan ayrılıyormuş. Rastgele oralarda bulunan bizim polis komutanı bisiklet üzerinde giden tetikçiyi iterek yere düşürmüş ve onu derdest etmiş. Yakalanan kişinin EOKA’cı değil de Türk olduğu anlaşılınca kıyamet kopmuş.
Tehditler gelmeye başladı. Ben İngiliz okulunda iken polis komutanın aynı okulda üç oğlu vardı. Ben kendilerinden duymadım ama okul arkadaşlarımızın söylediklerine göre, bir gün her üçü de birer mektup almışlar. Mektupların içinde birer mermi varmış. Ne kadarı doğru bilmiyorum.
Polis komutanı TMT tetikçisini beraat ettirmek için canını yemiş. Sonunda bunu başarmış da. Ne var ki olan bitenler unutulmamış olmalı ki 1963 olayları başlayınca komutan ev hapsine konmuş. O da bir sabah kaçıp Avustralya’ya göç etmiş. (Papara koparılmasın diye isimleri özellikle kullanmıyorum.)
Bugün, ileri gelen politikacılarımızdan biri bu komutanın torunudur.