Bir yaz günü Dover’de ilk kez İngiltere’ye ayak bastım. Trenle Londra’ya giderken sarı çiçekli tarlalar dikkatimi çekti. Gözün gördüğü yere kadar sarı bir güzellik dalgalanıyordu. Lâpsanalara benziyordu ama bir ülkede bu kadar çok lâpsana olamazdı ki. Bizler köyde ekinleri lâpsanalardan temizlemek için canımızı yerdik.
Sonradan öğrendim ki bunlar gerçekten lâpsana imiş. Bizim arpa, buğday ektiğimiz gibi İngilizler de lâpsana ekip biçiyorlarmış. Meğer lâpsanadan hardal üretiyorlarmış. Halbuki biz lâpsanaları eşeklere yedirirdik.
Londra’da yeni yapılmakta olan İmperial Kolej’de çalışmaya başladım. İki sıvacı ustasına harç karmak ve el arabası ile taşımaktı işim. Ustalar harcı kullanıncaya kadar bir kenara çekilir ve kitabımı okurdum. İş yerimin bir avantajı da “Victoria and Albert”, “Sience”, “Natural History” müzelerine yürüyüş mesafesinde olmasıydı. Ondan önemlisi, Royal Albert Hall’ün yanı başında olmasıydı.
Royal Albert Hall’de yazın sekiz hafta süresince Promenade (Gezinti) konserleri düzenlenirdi. 1895 yılında orkestra şefi Henry Wood tarafından başlatılan bu müzik festivali hala sürdürülmektedir. Günümüzde festival, “BBC Proms” olarak anılmaktadır.
İşten sonra etrafta bir volta atar ve Royal Albert Hall’e giderdim. Prom konserlerinin her cüzdana göre bileti vardı. Ben en ucuz olan iki şilinlik bilet alır ve salonun en üst katında nal şeklindeki balkona çıkardım. Orada uygun bir yer bulur ve yere otururdum. Balkon kısmı çoğunlukla öğrenciler ve en fazla da konservatuvar öğrencilerinin mekânıydı. Kimisi konserde çalınacak parçaların nota kitaplarını getirir ve çalınan parçaları oradan takip ederlerdi. Kimisi de ayakta durur ve ellerini kollarını sallayarak orkestrayı kendileri yönetirmiş gibi hareketler yaparlardı. Balkonda oturmanın tek kusuru, orkestrayı minarenin şerefesinden izliyormuş izlenimi vermesiydi. Salon kaç katlıydı anımsamıyorum ama balkon bayağı yüksekti. Net olarak görülen tek şey orgdu. Her bir borusu mertek kalınlığında idi. Bunun kadar büyüğünü hiçbir yerde görmedim.
Prom konserleri, müzik okulu gibiydi. Her konser için mufassal broşürler hazırlanırdı. Çalınacak parçalar ve bestecileri hakkında tafsilâtlı bilgiler verilirdi. Ertesi günkü ciddi gazetelerde muhakkak konserin eleştirisi yayımlanırdı. Times, Guardian gibi gazetelerde esaslı ve bilgilendirici eleştiri yazıları çıkardı. Onları okur ve broşürdeki bilgilerle karşılaştırırdım. Hem yararlanır hem de müthiş zevk alırdım.
Londra’ya ikinci gidişimde çalıştığım yer Royal Albert Hall’e çok uzaktı. Gene de fırsat buldukça Prom’lara gitmeyi ihmal etmezdim. Bir gün bir arkadaşın evinde Fuat Fegan’la karşılaştım. Aysozomeno’lu olduğu için köylü sayılırdık. Ayrıca Fuat, tanıdığım Kıbrıslılar arasında Batı Müziği’ni en iyi bilen insandı. Prom’da çalmaya gelecek olan Ayla Erduran’ın konserine birlikte gitmeyi kararlaştırdık.
Fuat, Erduran’ı yakından görmek için orkestra önündeki boşluğa oturmamızın daha uygun olacağını söyledi. Bu nedenle beş şilinlik bilet aldık. Erduran, Brahms’ın keman konçertosunu çalacaktı. Broşürde verilen bilgiye göre, en zor keman konçertolarından biriymiş. Konçerto dönemin keman virtüozu Joseph Joachim için bestelenmişti.
O gece başka hangi parçaların çalındığını sormayın çünkü anımsamıyorum. Erduran çalmaya başladı. Her şey yolunda gidiyorken birden bir yay telinin koptuğunu fark ettim. Biraz sonra bir daha; derken bir daha. Sardı beni bir heyecan. Ya şimdi at kuyruğu gibi sallanan bu teller, keman tellerine sarılırsa ne olacak? İlk fırsatta Erduran telleri koparıp yere attı. Ama teller, inadına, kopmaya devam etti. Gözümü sarkan tellerden ayıramadığım için konserin tadına varamadım. Keşke balkona çıksaymışız.
Ertesi günü işe gitmeden ciddi gazeteleri alıp müzik eleştirilerini okudum. Genelde Erduran beğenilmişti. Ancak eleştirmenlerden biri, kemancının bu zor işin altından kalkmış olmasına rağmen bazı tiz seslerde hatalar yaptığını vurgulamıştı.
Londra’nın kuzeyinde yaşadığım için güney kesimine pek seyrek geçerdim. Gene de arada bir Londra Filarmoni Orkestrası’nı dinlemek amacıyla Royal Festival Hall’e giderdim. Bu konserlerden birinde genç şef Colin Davis’i tanıdım. Biz Prom’larda sol yakasında kırmızı karanfili eksik etmeyen fraklı Malcolm Sargent’e alışmıştık. Burada karşımıza beyaz takım elbise giyen bir şef çıkmıştı.
Bilenler bilir, Beethoven’in 5. Senfonisi çılgın bir “ba-ba-bam” girişi ile başlar. Malum, kader kapıyı çalmaktadır. Colin Davis orkestrayı başlatmak için butonu sallayınca buton önündeki kürsüye çarpıp kırıldı. Kopan parça dönerek havalandı, sonra da birinci kemancının kıvırcık saçları arasına girdi. Orada dikili kalıverdi. Ta ki kemancının çaldığı bölüm bitsin ve onu başından alıp kürsünün üstüne koysun.
Özetle diyebilirim ki müzik, hayatıma anlam veren en önemli unsurlardan biri olmuştur. Doktoraya hazırlanırken küçücük bir odada kapalı kalmak zorunda kaldığım günlerde bir de şunu keşfettim: Kitap ve müzik olan yerde insan yalnızlık çekmez.
































