Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Başka bir dünyadan anılar-42 Müzik bahçemin yaseminleri

Müzik bahçemdeki kokulu çiçekleri, çok sesli müziğe geçtiğim zaman keşfettim. Ne var ki bu geçiş bir sıçrayışta ulaşılan bir hedef değildi. Uzun ve zahmetli bir süreçti. Çok müzik dinleyip kulağınızı eğitmek, müzik zevkinizi geliştirmek bir yana, çok okumak da gerektiriyordu. Bu dikenli yola kendiliğinden mi girildi yoksa bilinçli bir çaba sonucu muydu, doğrusu farkında değilim.

Tek sesli müzikle büyümüş bir insanın çok sesli müzikten zevk almaya başlaması hiç de kolay bir iş değildir. Batı’da çok sesli müzik, mevcut kültürün bir parçası olduğu için insanlar bu ikiliğin farkında bile değiller. Anne-babaları ile kiliseye giden çocuklar, orada çok sesli müzik dinliyorlar. Evde ve okullarda dinledikleri müzik çoğunlukla çok sesli müziktir. Neredeyse çok sesli müzikle büyüyorlar. Onlarda geçiş süreci diye bir olgudan söz edilemez. Süreç kendiliğinden ve doğal yolla oluşur ve gelişir.
Ben böyle sıkıntılı bir süreçten geçtiğim için kendi çocuklarımı ona göre eğittim. Evde ve arabada sürekli çok sesli müzik dinledikleri için ve böyle bir kültürle büyüdükleri için çok sesli müziğe alışmak onlarda herhangi bir sorun yaratmadı. İlkokulda iken piyano dersleri de aldılar. Sonuç olarak diyebilirim ki onlar, bu konuda benden çok daha ilerdeler.
Zamanında ben de keman dersi almıştım, hem de Vahan Bedelyan’dan. Bedelyan İngiliz Okulu’nda müzik hocamız olması yanı sıra o dönemin en ünlü keman hocasıydı. Ama, ne yazık ki, bende iş yoktu. Bir yandan kaldığım koğuşta (yurtta) hocamın arzu ettiği oranda çalışma ortamı bulamıyordum öte yandan da kulağım yar değildi. Bir sene cebelleştikten sonra vazgeçtim. Hoca da benden kurtulmuş oldu.
EOKA’nın estirdiği terörden çekinen babam beni İngiliz Okulu’ndan aldı. Liseye geçince bir yıl boyunca Selimiye Camiin arkasındaki bir pansiyonda kaldım. Pansiyon köylümüz olan iki kızkardeş tarafından çalıştırılıyordu. Pansiyonda yer olmadığı için kızkardeşler, benim için mutfak odasına bir karyola yerleştirdiler. Bazan yemek masasında bazan da evin iç avlusunda gezinerek derslerime çalışıyordum. Cumhuriyet kurulduktan ve etraf yatıştıktan sonra işçi otobüsü (bası) ile gidip gelmeye başladım.
Şukka (Ayşe) adlı kızkardeşin Yenicami dolaylarında oturan bir kızı vardı. Cuma günleri akşam yemeğinden sonra üçümüz birer sandalyeyi omzumuza geçirir ve Lefkoşa’nın dar sokaklarında dolanarak Şukka’nın kızının evine televizyon seyretmeye giderdik. Televizyonun bulunduğu salon izleyicilerle dolardı. Her gelen sandalyesiyle gelirdi.
Cuma akşamları, şimdilerde RİK diye bilinen televizyon Türkçe yayın yapardı. Oturur “Kâmran Aziz ve Arkadaşları” programını ve bir de Türkçe film izlerdik. Kadınlar ne kadar çok gözyaşı dökerlerse film o kadar çok beğenilirdi. Hepsi de hazırlıklı gelir, ceplerinde mendilleri eksik olmazdı. “Ne acıklı filmdi ama” diye yorumlar yapılırdı. Filmin güzel olması için acıklı olması gerekiyordu.
Filmden sonra millet dağılırdı. Sokaklar omuzu sandalyeli insanlarla dolardı. Küçüklerin bile kendilerine uygun küçük sandalyeleri vardı. Halbuki benim esas beğendiğim program, filmden sonra başlardı: “Mantovani ve Orkestrası”. Mantovani hafif batı müziği çalardı. Ben o zaman farkında değildim ama çok esli müziği benimsemem galiba Mantovani ile filizlenmeye başlamıştı. Ayrılmadan önce Şukka kızıyla ne kadar çok konuşuyorsa ben o kadar çok müzik dinleme olanağı bulurdum. Ancak hiçbir zaman programı sonuna kadar izlemek fırsatı bulamazdım. Kızkardeşler sandalyeleri omuzlarına geçirince gitme zamanı geldi demekti.
Beğenerek dinlediğimi anımsadığım ilk çok sesli müzik parçası somut olarak Çaykovski’nin “Fındıkkıran Süiti” idi. Bizim radyo hanaydaydı. Sesini sonuna kadar açtım. Avluya indim ve kitabımı okumaya koyuldum. Belli ki Ankara uzun dalgayı dinliyordum. Hangi program olduğunu anımsamıyorum.
Biraz sonra hayvanlarla babam geldi. Büyük bir ihtimalle çift sürmekten geliyordu. Hayvanları ahıra yerleştirdi, onları kaşağıladı ve yedirdi. Ahırdan çıkınca bana dönerek ekşi bir suratla şöyle dedi: “Nedir dinlediğin bu müzik? Kafanı şişirmiyor mu?” (Aslında babam daha kaba bir ifade kullanmıştı ama ben o ifadeyi yazamayacağım için onu biraz inceltmek zorunda kaldım.) Ben de “Haklısın” dedim “bu müzik bazı insanların kafasını şişirir.”
Babam haklı olarak müzikten rahatsız olmuştu. Hanaya çıktım, radyonun sesini kıstım ve gizlice Fındıkkıran süitini sonuna kadar dinledim. Bu olay olmasaydı, birçok başka şey gibi, Fındıkkıran süiti hafızama kazınmayacaktı. Ne zaman olduğunu da tam olarak kestirmem mümkün değil. Ya lise son sınıfta olmalıydım ya da üniversite birinci sınıfta. Çünkü ondan sonra toplumlar arası çatışmalar başlayacak ve uzun yıllar Kıbrıs’a gelemeyecek ve babamı göremeyecektim. Zaten olaylardan sonra o evde bir daha yaşamak nasip olmadı.