Okuma yazmayı yeni yeni sökmeye başlamıştım. Bir akşam babam “Vaso, İngilizce ders vermeye başlayacak.” dedi “Haftada bir-iki akşam Rum ilkokuluna gidecen. Ne den?” Körün istediği bir göz, Allah verdi iki göz.
Vaso, köyümüzün papazının oğluydu ve Rum ilkokuluna öğretmen atanmıştı. Belli ki adam köy gençliğine yararlı bir şeyler vermek niyetindeydi. Sol eğilimli biri olduğu nedeniyle Kıbrıs’ta tutunamadı ve Yeni Zelanda’ya göç etmek zorunda kaldı. (Buna karşılık, küçük kardeşi EOKA’cıydı, hem A’sından hem B’sinden. Darbeden sonra Amerika’ya elçi atanmış ama daha koltuğuna oturma fırsatı bulmadan geri dönmek zorunda kalmıştı. Başarılı bir avukattır ve bir TV kanalının sahibidir. Rum toplumu içinde saygın bir yeri vardır.)
Bir akşamüzeri, elime bir defter ve bir kalem alıp Rum ilkokuluna gittim. İçeri girince şaşkınlıktan dona kaldım. Sınıfta bir sürü delikanlı vardı. Hafızam beni yanıltmıyorsa hepsi de erkekti. Kimisi marangoz, kimisi makinist, kimisi terzi çırağıydı ama hepsi de İngilizce öğrenmeye gelmişti. Bunların çoğu Lefkoşa’ya bir zanaat öğrenmeye gidiyordu. Yaşdaşım olan Filippo’nun yanına oturdum.
Filippo, kunduracı Stilli’nin oğluydu ve babasının yanında çalışıyordu. Okula gide gele arkadaş olduk. Sıkça bir araya gelerek birlikte İngilizce parçalamaya çalışıyorduk. Zaten ilk heves geçtikten sonra sınıftaki öğrenciler birer ikişer eksilmeye başlamıştı. En sonunda sınıfta ben ve Filippo kalmıştık. Vaso karatahtaya bir şeyler yazıyor, biz de defterlerimize kopya ediyorduk.
Filippo, 1974 olaylarından sonra Avustralya’ya göç etti. Kıbrıs’a tatile geldiği zamanlarda bir yolunu bulur, bana ulaşırdı. Pile’de buluşur birlikte bir yemek yer ve eski günleri yad ederdik. Bir defasında bana babasının hasta olduğunu ve beni görmek istediği haberini uçurmuştu. Ne var ki o günlerde aklına estiği zaman Rum tarafına geçemiyordun.
Bir vesileyle Güney’e geçtiğim bir gün beni köye götürmesi için İbrahim’e rica ettim ve Stilli’yi ziyarete gittik. Hanayda olan yatağını indirip yıllarca kunduracılık yaptığı odaya yerleştirmişlerdi. Beni görünce gözleri açıldı ve kalkar gibi yaptı ama kalkamadı. Hoşbeşten sonra tam karşısındaki büyük fotoğrafı göstererek Şöyle dedi: “Bu manzaraya bir daha şahit olayım da Allah canımı alsın.” Stilli farsi Türkçe konuşuyordu.
Gösterdiği, eski bir köy futbol takımının fotoğrafıydı. Fotoğrafta kendisi var mıydı yok muydu anımsamıyorum. İyi bir futbolcu olup olmadığını da bilmiyorum ama köyde bir vuruş stili yarattığını iyi biliyorum. Top minare boyu havalandırılınca takımın uzun yıllar antrenörlüğünü ve kaptanlığını yapan Saffet hemen bağırırdı: “Stillisimo (Stilli stili) istemem.”
O bana fotoğrafta kimlerin olduğunu sayıp dökerken ben insan hallerini düşünüyordum. Güçlü kuvvetli, boylu poslu o adam gitmiş yerine zayıf küçücük bir insan gelmişti. Nerdeyse yatağın içinde kaybolmuştu. Gözlerinden yaşlar akarak “Köylülerimi görmek istiyorum” dedi. Bu onu son görüşümdü. Bir süre sonra ölüm haberi geldi.
Bir yaz gecesiydi. Yazdı çünkü yataklarımız avluda harnıp (harup) ağacının altındaydı. Annem ve ben ilk uykumuzu kestirmiş olmalıydık ki babamın gelişiyle birlikte uyandık ve sohbet etmeye başladık. Soyunan babam tam yatağa girmek üzereyken Rum ilkokulundan çığlıklar gelmeye başladı. Bizim ev okulun hemen arkasındaydı. Babam hemen fırlayıp giyindi ve koşmaya başladı.
Annemle birlikte merakla beklemeye başladık. Epey vakit geçtikten sonra elinde bir sepetçikle babam döndü. Meğer okul mesaisinden sonra karısı Vaso’ya evdeki içme suyunun tükendiğini ve bir testi su getirmesi gerektiğini söylemiş. O da “Şirkette bir işim var. Adam beni bekliyor. İşimi yaptıktan sonra hallederiz” demiş ve çıkmış.
Gerçekten de şirkette babamla buluşmuşlar, şirket kâtibi olan babam işini yapmış ve koyu bir sohbete dalmışlar. Sonra bir kahve içmeye gitmişler. Oradaki arkadaşlar “Gelin birkaç el kâğıt oynayalım” demişler ve oyuna oturmuşlar. Vaso’nun su işi tamamen aklından çıkmış. Eve gelince de kıyamet kopmuş. Anlayacağınız babam, Vaso’nun suç ortağıydı. Telâşlanmasının nedeni o olmalıydı.
Babam gidip olayı yatıştırmış ve “Merak etme. Biz şimdi sana istediğinden çok su getirirz” demiş. Bir testi ile bir bardak babam almış, bir bardak da Vaso ve Lağım’ın yolunu tutmuşlar. Bizim “lağum” dediğimiz yer de aşağı yukarı bir kilometre mesafedeydi.
Vaso’nun karısı Trodos köylerinden birindendi. Yanılmıyorsam Kalopanayoti’liydi. Ve rastlantıya bakın ki o gün köyden bir sepet meyve gelmişti. Bir sepetçiğe birkaçar elma, armut ve şeftali koyup babama verdi. Benim ilk İngilizce dersim demek biraz da armut ve şeftali demektir. O gece yediğim kadar lezzetlilerini ömrüm boyunca yemedim. Elmanın lezzetini hatırlamayıp da bu ikisininkini hatırladığıma göre belki de bu meyveleri ilk kez yiyor oluşumdandı.
Vaso ansızın başka bir yere atandı. Bizim İngilizce dersleri de akamete uğradı. Kıbrıs dediğin böyle bir yerdir işte. Yararlı bir iş yapmaya kalkıştığın zaman muhakkak cezalandırılırsın.

Önceki Haber
Sonraki Haber

























