Köşe Yazarları

Başka bir dünyadan anılar-13 Pamuk tarlası


Etraf zifiri karanlık. Her şey gölgeymiş gibi görünüyor. Üç-beş yaşlarında bir çocuk eşeğin üzerinde oturuyor. Semerin iki sapına sıkı sıkı sarılmış dengesini kaybetmemeye çalışıyor. Babası önde iple eşeği çekiyor. Annesi, sarkan ayağını eliyle tutarak yan tarafında yürüyor. Eşek yürüdükçe küçük bedeni, öne arkaya sallanıp duruyor.
Evet, bu çocuk bendim. Pamuk tarlasına kozak toplamaya gidiyoruz. Annemle babam sohbet ediyorlar. Uyuyakalmayım diye annem beni konuşturmaya çalışıyor. Arada bir dönüp bana yerli yersiz sorular soruyor. Ben dalıp dalıp gider geliyorum. Yarı uyur vaziyette cevap veriyorum. Sabah serinliği içimi üşütüyor ve bu saatlerde yatakta olmanın kıymetini anlıyorum.
Şafak sökmeden pamuk tarlasında olmamız gerekiyor. Şafak atıp da etraf aydınlanınca kozak toplamaya başlayacağız. Güneş doğmadan iki haşa (büyük torba) doldurmamız gerekiyor. Annem ve babam bellerine birer etek bağlıyorlar. Sonra da sarkan uçlarını alıp bellerine sıkıştırıyor ve onu bohça gibi kullanıyorlar.
Bellerindeki bohça, dolunca gelip benim ağzını açtığım haşanın içine boşaltıyorlar. Haşa yarı yarıya dolup da boyumu aşınca benim işim bitiyor. Ben de kozak toplamaya başlıyorum. Kozağın ince dalını işaret parmağımla orta parmağım arasına geçiriyor, yukarıya doğru çekiyorum ve tık diye kopuyor. Topladığım kozakları annemin bohçasına koyuyorum.
Kozakların nemli yaprakları, güneş görmemeli. Kuruyunca üfelenip pamuğun içine karışıyor ve pamuğun kalitesini düşürüyor. Haşalar dolunca babam onları sıkıca semerin üzerine bağlıyor, beni de ikisinin arasına oturtuyor.
Eve gidip babamın tarif ettiği kaba gölgeye onları indirmem gerekir. Eve varınca bir sandalye çekip üzerine çıkıyorum ve zorlanarak da olsa ipi çözüyor ve haşaları yere indiriyorum. Haşalar nemli kalsın diye üzerlerine su serpiyorum. Suyu fazla kaçırmamak ve kozaklardaki pamuğu ıslatmamak gerekir ki pamuk bozulmasın.
İşim bitince sandalyeye çıkıyor, ayağımı semerin odununa basıyor ve eşeğe tırmanıyorum. Pamuk tarlasına varınca pamuk toplamak için yardıma gelen birkaç kişinin daha bizimkilere katıldığını fark ediyorum. Ben gidince hep birlikte kuşluk yapmak için bir ağacın gölgesine oturuyoruz.
Pamuk ekecekseniz tarlayı önceden gönen etmeniz gerekir. Tarla sürülür, tezekler çapanın tersi ile kırılır. Sonra da tarlanın içine su koy verilir. Babam elinde kürekle suyu yönlendirir ki su her tarafı bassın. Ben de suyun içinde oynuyorum. Dizime kadar çamurlara batıyorum. Eve gelince annem, babamı azarlıyor “Çocuğun üstü başı leş oldu” diyerek. Babam ya sesini çıkarmaz işine bakardı veya şöyle derdi: “Sen ne zannettin hanım, çocuk bütün bir gün gönen yaptı.”
Gönenden bir hafta sonra babam tarlayı kontrol etmeye gider. Tarla ne çamur olacak ne de fazla kuruyacak. Tarla tam kıvamında iken ekim yapılacak. Eşref saat gelince pamuk tohumu bir kazana dökülür ve kazan su ile doldurulur. Tohum hiç olmazsa bir gün süreyle suda kalacak.
Islak tohum torbalara doldurulur ve tarlaya gidilir. Tohum tarlaya saçıldıktan sonra tarla sürülür. Sonra da iki katırın arkasına bir sürgü bağlanır. Babam sürgünün üzerine çıkar ve tarla birkaç defa sürgülenir. Ben de sürgünün üstüne çıkar ve orada durmaya çalışıyorum. Ne var ki bu iş, sandığım kadar kolay değilmiş. Dengemi kaybettikçe babamın bacağına sarılıyorum. Babam diyor ki “Tarla ne kadar iyi sürgülenirse pamuk o denli sağlıklı olur; ne denli sağlıklıysa o denli verimli olur.”
Pamuk bir ayak kadar uzayınca yabani otlardan temizlenir ve çapalanır. Çapa sırasında tarlanın meyline göre tavlalar hazırlanır. Pamuk tarlası artık sulanmaya başlanacak. Kozaklar patlamaya başladıktan sonra pamuk toplanmaya başlanır. Pamuk toplandıktan sonra davar, yapraklarını yesin diye süt karşılığı bir çobana icar edilir. Tam da bu sıralarda köye bıldırcınlar gelir. Avcılar pamuk tarlalarında bıldırcınların peşine düşer. (Nedense pamuk ekiminden vazgeçilince bıldırcınlar köye uğramaz oldu. Bıldırcınla pamuk tarlası arasındaki ilişkiyi anlamış değilim. Pamuk tarlalarında muhakkak yiyecek bir şeyler buluyorlardı.)
Koyun ve keçiler yaprakları ve ince dalları yeyip bitirdikten sonra geriye çıbıklar kalırdı. Onlar da sökülüp at arabasıyla eve taşınır ve avluya yığılırdı. Çıbıklarla bütün bir kış ocakta yemek pişirilecek veya ekmek fırını ısıtılacaktı.
Eve kozak taşındıkça bizim evde her akşam misafir olacak demektir. Komşular, yemekten sonra, bizim eve doluşurlar ve pamuk, kozalardan ayrılırdı. Gelenler çoğunlukla kadınlardı. Her biri kucağına aldığı kozalardan pamuğu ayırır, onu avucunda yuvarlayıp top haline getirir ve ortaya konan köfünün içine atardı. Annem önce misafirlere kahve yapar, fincan tabağına da macun koyar ve onlara ikram ederdi. (Bizim evde alıç macunu, turunç macunu ve ceviz macunu yapılırdı.)
İki haşa kozağın o gece bitmesi gerekirdi. Arada bir uyuklayanlar olurdu. En sık uyuklayanlardan biri de annemdi. Başı öne sarkmaya başlayınca, sıkça yardıma gelen çoban Barasko’nun karısı Annu gülerek bana şöyle derdi: “Bekiri, i manasu ziyazi gromitya!” (Bekir, annen soğan tartıyor!) Bunu duyan annem irkilerek kendine gelirdi. Bir kahkahadır, bir kihkihidir evi doldururdu.

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı