Sürekli siyasi sloganlarla kafamızı karıştırdıkları için biz de çok olağan tepkide “karışmak ve karıştırmak” zorunda kalıyoruz!
Mesela daha müzakereler başlamadan önce başladıydı: “Barışçı çözüm!” Kulaklarımızda şırıl şırıl akan cennetin dereleri gibi çok hoş seda bırakıyordu. Çünkü bugüne kadar hep “çözümden” söz etmiştik ama “barışçı” lafını hiç işitmemiştik! İşittiğimizde de durup yeni bir Kıbrıs çözüm felsefi yapmak durumunda kaldıktı. İzah edelim.
 - Copy.jpg)
TÜM ÇABALAR ŞU ESASLAR ÜZERİNDE GELİŞİYORDU: Taraflar ne zaman masaya otursalar “nasıl bir çözüm” oluşturacaklarının kural ve yasalarını, paylaşım ve oranlarını, Kuzey ve Güney’in sınırlarını, mülklerin durumlarını, vesaireyi tartıştılar.
Artı “nasıl bir statüsel çözüm” sorusunun cevabını aradılar. Mesela “Birleşik Kıbrıs efkârında iki bölgeli iki toplumlu federasyon mu olsun yoksa konfederasyon mu olsun?” Yahut birleşik Kıbrıs efkârında nasıl birleşilsin? Hangi yasalarla, hangi paylaşımlarla falan… Azınlık çoğunluk esasında mı yoksa siyasi eşitlikle mi?
Nitekim vakti zamanı gelip de masada hemen tüm sorunlar çözülüp artık referanduma gitmeye hazır olundukta, bir yandan AB’nin Eurolarını “ham” edenler “evet” propagandaları için yollara düşerlerken, öte yandan Kıbrıs Türk halkı da Anavatana bağlılığının ispatında, emredilen “evetini” sandığa yansıtmak için seferber oluyordu! Ve tüm dünya alem zannediyordu ki referandumda Türk-Rum taraflarınca banko “evet” çıkacaktı!
Ne var ki Türk’ün sandığından “evet” çıkarken, Rum’un sandığından çapanoğlu çıktıydı! Oysa yukarıda Allah var: Adamlara vermediğimiz sadece ufak tefek bir iki şey kaldıydı, büyük müsaadeleri ile de o şeylerin verilmesinin mümkünü yoktu!
Neyse gene de AB’nin Eurolarını kaparozlayanlar kazanmış oldulardı! Kaybedenler ise tüm aykırılık ve muzırlığımıza karşın içtenlikle çözüm isteyen statükocu damgalı bizler olduktu!
PEKALA, NEDEN NE ZAMAN ÇÖZÜM MASASI KURULSA SONU HÜSRAN VE FİYASKO OLMAKTADIR? Çünkü “çözüm” başkadır “barış” başkadır da ondan! Çözüm matematiksel bir hesap işidir! Yahut Yahudi pazarlığında kim kimi aldatırsadır! Veya Erdoğanvari deyişle “kazan kazandır!” Kısaca ayrılan bölgeler, çizilen sınırlar, Meclisler, Anayasalar, yasalar, yetkiler, paylaşımlar falandır…
FAKAT: Barış değildir! Olması için “çözümü” aşıp üzerine çıkması gerekir! Mesela:
Türk Rum’a bakarken insanı değil hâlâ Rum’u görüyorsa!
Rum Türk’e bakarken insanı değil hâlâ Türk’ü görüyorsa…
Böylesi bir çözümün “barışı” olmaz!
Zaten dünyadaki bütün federasyonlar neden yıkıldı zannediyorsunuz. Elan neden yıkılıp gidiyorlar!
Çünkü o federasyonları oluşturan ulusal kimlikli insanlar birbirlerine “biz tasada ve kıvançta ayni coğrafyayı paylaşan insanlarız” empatisinde bakamadılar! Hatta birbirlerine sempati bile duymadılar!
İŞTE BİZ BU BÜYÜK GERÇEĞİ YAŞIYORUZ. Şimdi diyecek ki “bizimkiler,” “pööö, sen uyun! Biz çoktan Rum dostlarımızla aşna fişne olduk, barışçı çözüm yolunda ilerlemekteyiz, sen çatla patla bir gün adada Türk Rum kardeşliğine dayalı barışçı çözüm olacaktır!
Allah duysun! Ancak kendi hesabınıza mı konuşuyorsunuz yoksa Rum’un hesabına mı? Çünkü bu dediğinizi Güney’den gelen seslerde ne işittik ne de yakaladık! Aksine adamlar sanki siz hiç yoksunuz gibi konuşuyor, öylesi açıklamalar yapıyor, “Kıbrıs bizimdir bizim kalacaktır” diyorlar!
Sizse, ta 1967’ler Türkiye’sinden kalma sloganlar içinde hâlâ “halklar kardeştir” plağını çalıyorsunuz! Ne kardeşlik ama! Yanı başınızda Suriye kan gölüne döndü, kimseler bin parçaya bölünmüş insanları bir araya getiremiyor! Mısır bütündü, kullu makka Arapça konuşuyordu, buna karşın vaziyetleri ortada!
Aynı ırkın insanları bile şu veya bu nedenlerle birbirlerini boğazlayabiliyorlarsa siz Rumlarla hangi “sloganla” Kıbrıs’ı paylaşacaksınız? “Halklar kardeştir” düsturu ile mi? Oysa Rum liderliği için hâlâ büyük idea “Helenizmdir.” Halâ mücadele ediyorsa Kıbrıs’ı o Helenizme hediye edemediğindendir!
FAKAT UĞRAŞMAKTA YARAR VARDIR: Elbette bu adada Rum halkı ile en azından bir çözümü tesis etmek zorundayız. İki ayrı bölgede, iki ayrı fakat egemen iki kurucu devletin oluşturacağı bir federasyon…
Kısaca Türk ve Rumlar eğer isterlerse bu adada kıyamete kadar paylaşacakları, iş ve güç birliğinde yaratacakları dünya kadar “işler” vardır… Yeter ki “barışçı” efkâr olsun. O zaman çözüme bile gerek kalmaz!
**********
BELEDİYELERİN AÇMAZLARI (YA SAYILARI AZALTILMALIDIR YAHUT BİRLEŞTİRİLMELİDİRLER!)
Geçtiğimiz perşembe günü Havadis Gazetesi’nde durum vaziyetleri rakamlarla ayazlatılan belediyelerimizin ortalara saçılan “parasal açmazlarını” görüp de görmemezlikten gelmek mümkün değildi. Görüp ellediğimiz ise “çaresizlikleriydi!” Pekala çare? Cevabını vermeden önce hatırlatalım. Osmanlı döneminde Kıbrıs’ta “kazalar” ve kazalara bağlı “nahiyeler” vardı. İngiliz sömürge yönetimi dönemlerinde de Kıbrıs’ın coğrafi bölgeleri çok değişmedi…
Kısaca Kıbrıs’ın 9251 kilometrekarelik alana sahip oluş gerçeği aklın da yolunu da çizdi. (KKTC’nin 3242 kilometrekare.) Nitekim bugün de “kazaların” yerine ikame edilen “ilçeler”, ilçelerin sınırları içinde de “kasaba ve köyleri” bulunmaktadır.
İngiliz döneminde Kazaların “mülki amiri” komiserlerdi. Şimdilerin kaymakamları… Ancak idari yönden beş ilçeye ayrılan KKTC’de sonrası bölünmelerle paylaşımlarda değişişti. Nahiyelerin yerini tutun ki belediyeler aldı. Ve hem “yönetim erki” yönünden hem de mali yönden sorunlar başladı.
ÇÜNKÜ: Belediyeler önceleri sadece ilçe merkezi kentlerde oluşturuldulardı. Mesela gelirler yönünden emlak vergilerini bile alamazlarken, bugünkü gibi batmışlığın feryadında değillerdi. Ne zaman ki “nahiye” esamesindeki yerleşim yerlerinde de oluşturuldular, sorunlar da o zaman katmerleniverdi!
Çünkü ortaya bölündükçe küçülen, küçüldüğü için gelirleri azalırken giderleri de artan belediyeler sorunu çıktı! İşlevlerini yapamayacak duruma gelmeleri ve iflas etmeleri ile de KKTC’nin müzmin sorunları listesinde yerlerini alıverdiler!
Bu olayla birlikte anlaşılan şuydu: “Büyük çapta Devlet katkısı” olmazsa bir iki belediye dışında hiç biri ayakta duracak takate sahip değildir! Devlet dediğiniz ise her zaman muhtac’ı didedir ki belediyelere himmet ede!
BELEDİYELER TRAJEDİSİ DEVAM EDİYOR: Yerel seçimlerin yapılmasına an kala da sorunlar aynen devam ediyor! Ki seçimlerden sonra da kimsenin şüphesi olmasın devam edecektir! Çünkü Yerel Yönetimler Değişiklik Yasaları da çıkarsanız, Anayasa’da değişiklikler de yapsanız “bu kadar çok belediyenin” ne kahrını çekecek bir “devlet maliyesi” vardır ne de belediye sınırları içinde belediyelerin gelirlerini artıracak “mükellefler” vardır!
BUNA KARŞIN. Şunu da görüyoruz: Belediyeleri olan köy merkezleri hizmet götürdükleri kendi sınırları içindeki köylere göre çok daha gelişmiş ve mamur durumdadırlar! Demek ki ancak kendilerine yetecek kadar gelire sahiptirler! Kendilerine bağlı yöre ve köylere isteseler de gerekli hizmeti götürememektedirler!
SONUÇ: Mezarlığın otunu bile “gitsin belediye temizlesin” diyen ve geçmişte köyleri var eden “imece usulünü” çoktan yitirmiş bir “köylüden” söz ediyoruz! Her şeyi “belediyesi” olduğu için belediyeden bekleyen!
Dolayısı ile mevcut belediyeler oluşumlarına aykırı da olsa “merkez belediyelerine” bağlı olan öteki köy belediyelerini devre dışı bırakmak gerekecektir. Bu durumda belediyesiz kalan küçük köyler için ilk akla gelen çare ise şu olacaktır: Bu köylerde “köy muhtarlıkları ile ihtiyar heyetlerinin” yetki ve salahiyetlerinin artırılarak, yeniden işlevsel hale sokulmaları…
KISACA: Bu küçük yerleşim birimlerinin bağlı oldukları belediyelere karşı olan yükümlülükleri, bu kez kendi muhtarlıklarına “aktarılarak” kendi kendilerini yönetme sistemi haline getirilebilir…
“Asla olamaz, bu bir fantastik kurgudur” denmeden önce “neden olmasın” sorusuna cevap vermek gerekir. Yeter ki “köylü” kendi köyüne sahip çıkacak bilinç ve özveriyi ruhunda duysun…
Veya son çarede, mevcut belediyelerin birleştirilmesi gerekecektir!
































