Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

BAN KI-MOON’UN İŞLERİ! (ÖZLÜ GÖRÜŞMELER DE BAŞLIYOR!)

Bundan bir süre önce BM Genel Sekreteri Ban Ki-moon Brüksel’e gelmişken müzakerelerin seyri konusunda Güney’in Anastasiadis’i ile görüşüp bilgi aldıydı. (Hazır Brüksel’e kadar geldin, çağırsaydın Eroğlu’nu bir de onunla konuşsaydın!)
Yok! Bu “büyüklerin” işlerine akıl sır ermez! Nitekim bu kez de Cumhurbaşkanı Eroğlu ile 6 Mayıs’ta başlayacağı duyurulan “özlü görüşmeler” öncesinde bilgi almak gereğini duydu, “bir lase New York’a uğrayınız bir de sizinle görüşelim” demiş oldu! Sn. Eroğlu yanındaki “görüşmecileri” ve “danışmanları” ile birlikte on iki saat uçarak New York’a vasıl oldu! Bugüne kadar dünyada çözdüğü hiçbir siyasi sorunun olmadığı BM’nin Genel Sekreteri Ban Ki-moon’un huzuruna çıktı ve sadece yarım saat yani otuz dakika görüştü ki ardından yapılan açıklama şu:
“Genel sekreterle olumlu ortamda (olumsuzu nasıl olur bilemiyoruz) çok verimli bir görüşme yaptık. Genel sekreterle Kıbrıs Türk tarafının görüş ve beklentilerini konuştuk. Bundan sonra atılacak adımları ele aldık. Ve gördük ki Ban süreci çok iyi takip ediyor, iki tarafı da çözüme teşvik ediyor, (ya başka ne yapacaktı) temennimiz kronikleşmiş bu sorunun bir anlaşmayla sonuçlanmasıdır… Falan filan…
KISACA: tüm bu “büyük konuşmalar,” temenniler, hoşamadiler, 12 saatlik uçak yolculuğu, onca parasal harcamalar, yorgunluk uykusuzluk ve de saat farkından doğan şaşkınlık içinde gerçekleşti. Sonunda “Ban Ki-moon’la Eroğlu yarım saat görüştü!” açıklaması yapıldı! Doğrusu anlamakta zorlanıyorum. “Yarım saat ne ki” diye! Hazret Lefkoşa’ya telefon açıp Eroğlu ile görüşse daha çok konuşacaklardı!
GELELİM 6 MAYIS MÜJDESİNE: “Özlü” müzakereler başlayacak” deniyor. Demek 11 Şubat’tan beridir süregelen görüşmeler “karışıkçaydı!”
Bundan sonra “esasa” geçilecek ki Anastasiadis’in “tek devlet tek uluslararası temsiliyet dolayısıyla tek yurttaşlık” üzerine oturttuğu Kıbrıs Federe Devleti’nin “yönetim şekli” ele alınacak…
Kaçıncı oluyor ama? Her defasında taraflar bir araya geliyorlar, “hadi tu baştan “federal devletin şeklini konuşalım” diyorlar! Bu süreç 1977-79 BM Doruk Anlaşmalarında da oldu, Gali Fikirler dizisinde de oldu, “sonun başı” olacakken bu kez Rum’un “hayır”ı ile kadük olduğu için referandumdan dönen Annan Planı’nda da oldu!
PEKALA ŞİMDİ NE OLACAK? Bu kez hem “federal devlet yönetimi” zor hem de toprak sorunu! Çünkü ortada tek devlet var. Bu devletteki Türk Rum temsiliyeti tabi ki nüfusa göre olacak. Nitekim daha şimdiden Anastasiadis “1960 Kıbrıs Cumhuriyeti’ni evrimleştirelim” diyor. Yani yüzde 70 Rum belki üzerinde bir temsiliyetle, yüzde 30 Türk belki altında bir temsiliyetle Merkezi Hükümeti oluşturacak. Siyasi eşitlikten yana olan Türk tarafı için çok kolay görünmüyor. Öte yandan Kuzey ve Güney federe kanatları da kendi içlerinde egemen olacaklar deniyor ama Rum tarafı bu konuda şimdiden mızıkçılık yapmaya başladı bile…
KALDI Kİ: Tüm siyasi ve idari konularda anlaşmaya varılmış olsa da onca uzlaşıya karşın müzakereleri bir anda berhava edebilecek sona bırakılan ve asıl “zor olan” toprak konusu var. Ki üstesinden gelinecek gibi gözükmüyor!
Pekala ne olacak? Kaçıncıdır olanlar! “Bir başka bahara” denilerek binlerce sayfalık tutanaklar, anlaşma metinleri ile dürülüp raflardaki yerlerine konacaklar!

**********      
YEREL SEÇİMLER. (BELEDİYELER “YERİNDEN YÖNETİM” İŞLEVLERİNE SAHİP OLMALI)

Galiba müzakerelerin seyri çok da önemsenmiyor çünkü “yerel seçim dalgaları” arasında kaldı! Ki her gün bu konuda “flaş” haberlerle uyanıyoruz. İstifa edenler, yeni adaylar, dağılanlar, toparlamaya çalışanlar… Derken ben hâlâ ayni düşüncemi sürdürüyorum:
“Belediyelerin içinde oldukları böylesi açmazların önümüzdeki dönemlerde de şu veya bu şekilde devam edeceği gerçeklerinde hangi aday, hangi finansmana dayanarak, nasıl vaatlerde bulunabilecektir?”
“Biz projemizi, plan programlarımızı çıkartalım ötesi Allah kerimdir” mi denecek? Yoksa AB’nin belediyeleri STÖ’leri kapsamına alarak yaptığı parasal yardımlarla yatırımlarına mı bel bağlanacak?
BUNA KARŞIN: “Kim seçilirse seçilsin” gibi baştan savma bir lafın ardından artık “belediyeleri”, “yerel yönetim organları” haline getirmek gerekir fikrimizi sürdürüyoruz. Ve şuna inanıyoruz: “Belediyeler kendi sınırları içindeki devlete ait alt yapı yatırımları ile ‘bayındırlık’ yükümlülüklerini tümden devralmalıdırlar.”
BİR ÖRNEKLEME YAPAYIM: Yıllarca belediyelerin “yerel yönetimler” haline getirilmeleri tartışmaları yapıldı. Bir kısmı da sağlandı ki eğer bugün gerek büyük gerekse daha küçük belediye yörelerinde bir gelişmişlik varsa “verilen bu işlevsel yetkiler” sonucudur.
Aksine eğer aynı belediye sınırları içinde göze batan aksaklıklarla olumsuz altyapılar, viranelikler, pislikler, çarpık yapılaşmalar söz konusu oluyorsa bu da Devletin yükümlüğünü yerine getirememesinden kaynaklanan sorunlardır!
Mesela: Mağusa Suriçi viraneliktir çünkü Eski Eserler Dairesi’nin sorumluluk ve yetkisindedir! Ne restore edilebilmekte ne temizlikleri yapılabilmektedir! Dolayısıyla viraneliktirler!      
Ana yollarda ne trafik düzeni vardır ne de yapısallıkları yeterlidir! Çünkü Devletin kara yollarına bağlıdırlar!     
Yollardaki ışıklandırmalar da Kıb-Tek’indir zaten yanıp yanmadıkları belli olmadığından teklemektedirler!
Mağusa’ya borularla verilen su, Su İşleri Dairesi’nindir, kent içinde dağıtımı belediyeye aittir. O borulardan yeterince su akıtılmadığında belediye halk karşısında töhmet altına girmektedir… Bu da devletle yerel yönetimler karmaşasının yansıması olmaktadır!
KISACA: Plajından spor salonlarına, kültürel etkinliklere ait devasa binalardan kanalizasyona, halk pazarlarından arıtma tesislerine kadar pek çok yatırımı ve hizmeti “başarı” kelimesiyle ifade edilecek başarıda devreye sokan Mağusa Belediyesi’ne nazire “devlete ait” ne varsa, “ayıplar olsun” dediğimiz “devlet daireleri” de dahil dökülüyorlar!
Belediyeleri gitgide daha bir yetkilendirip sorumluluklarla işlevsel hale getirmek gerekir ki hem hantal merkeziyetçi yönetim sistemi kalksın ortadan hem de “yerinden yönetimler” işlevsel hale gelsinler…

**********     
ANAYASA’DA DEĞİŞİKLİK (ÇOCUK MAHKEMELERİ VE ÇOCUK CEZAEVLERİ)

Çözümü bekleyip tümden mi bir yeni “Anayasa” yapalımdı yoksa bugün gündeme geldiğince mevcut Anayasa’nın bazı maddelerini değiştirerek bir yenileme mi yapalımdı. İkincisi yeğlendi çünkü çözüm olacağı yok!
Pekala bu Anayasa’nın neleri niçin değişiyor? İnternetten indirdim, bazı gazeteci refiklerimiz haberlerini vermişler, hatta didiklemişler bile. Hemen Yerel seçimlerle referanduma sunulacak deniyor da çok mu acelesi vardı sorusu da peşinden geliyor.
Mesela “çocuk mahkemeleri ve çocuk cezaevlerinin açılmaları…” Yani bugüne kadar “Anayasa değişikliğini” mi beklemesi gerekirdi! Dikkati şunun için çekiyorum. Bu kadar önemli olan bir sorunu neden kırk yıldır atlamakta tırnak kadar beis görmedik?
Çünkü diyorum. Bu memlekette İngiliz döneminde ki ben 1950’leri ve sonrasını yaşadım, mesela “Lapta Islah Okulu” vardı. Bu okul gibi yere şu veya bu nedenle büyük aile ihmalleri sonunda sokağa düşmüş yahut küçük yaşta illegal olaylara karışan çocukları sokarlar, “terbiye etmeye” çalışırlardı… Hatta ana babalar çocuklarını korkutmak için “seni Lapta Islah Mektebi’ne vereceğiz” derlerdi…
“Bugün” o günlerden çok daha feci ve karmaşık! Sigara Okullara kadar düşmüş! Esrar olayları almış başını gidiyor! Bet ofisleri çocukların luna parkı durumuna gelmiş! Üstelik artık sorunlar çok komplike oluyorlar. Bizzat ailelerden kaynaklı olanları var, toplumdan bulaşanları var…
Bu sorunlar bir türlü ne “eğitim öğrenim” kapsamı içinde çözüm bulabildi ne de Sosyal Hizmetler Daireleri içinde… Sonuçta daha ortaokul sıralarında illegal olaylara karışan çocuklar bir süre sonra “büyükler” olarak topluma karışmakta… Dolayısıyla sorunun Anayasa’nın bir maddesi olarak yer alması olumludur

NOT: Dün sürçülisan eyleyerek Sn. Şenay Kebapçı’nın adını “Ekşici” diye yazmışım. Şenay Hanım’dan ve okuyuculardan özür dilerim.