Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

BABACAN’IN RAMAZANLARDA PATLAYAN TOPLARI “GÜMMM” DİYE SESLER ÇIKARTIRKEN GEÇTİ ÖMÜRLER…

Yıllar sonra fark ettimdi. Meğer Akkule Mahallesi’nin iki bütün bir yarım kemerli evimizde, doğan güneşi bir saat sonra, batanını ise iki üç saat önce algılardım.
Zaten eğleşirken Mağusa Suriçi’nde o güneşin ne kızıl alevleri ile denizi kabartarak yavaş yavaş göklere yükseldiğini görebilirdiniz ne de batışının son huzmelerini! Ta ki gözlerinizin bakış açısı ile güneş buluşuna dek!
Fakat Akkule’ye çıktınız mıydı önce kızıl alevlerini salarak, ardından dilim dilim yükselirken arzı endamını gözlerinizin önüne sererek her sabah, her sabah yeniden doğan güneşi, o müthiş doğa harikasını, şaşkın fakat hayranlıkla seyreyleyebilirdiniz…
Ve akşamüzeri oldu muydu Batıya doğru çevirdiniz miydi başınızı, son ışıklarını ufkun son çizgisine bırakarak ve bir kızıl elma gibi gitgide ufalarak batan güneşin karşısında huşu içinde kendinizden geçerdiniz…
Mağusa’nın bir yanı mavi giysileri ile maviş maviş denizdi. Öteki üç yanı yeşil yeşildi… Göz alabildiğine uzanan portakal bahçeleri vardı bir yanda, Karakol ovası vardı öte yanda. Akkule’ye çıktınız mı Mağusa’nın dört bir yanı gözlerinizden düşerdi kucağınıza…
İŞTE BU AKKULE’DE RAMAZAN TOPU ATILIRDI: Yıl 1950’ler miydi? Daha önce yoksa daha sonra mı? Akkule’de iki küçük bir de iki tekerlekli büyük “toplar” vardı. Venedikliden mi yoksa Osmanlıdan mı kaldılardı bilmiyorum. Fakat onların Mağusa’lı olduklarını, Mağusa ile yaşadıklarını, bir Ramazan ayı boyunca Mağusa’daki ahaliye iftar saatini haber verdiklerini iyi bilirim.
İlk hatırladığım rahmetlik Babacan’ın (Mehmet dayı) o topları atmakla görevli olduğuydu. İlkokula gidiyordum ve tüm mahallenin çocukları iftar vaktine az zaman kala Akkule’ye çıkar, Babacan’ın topu patlatmasını seyrederdik…
Tabii önce hazırlığını yapardı. Bir arşın boyunda bile olmayan, biz çocukların bile kaldırabildiği ağırlıktaki topun içine önce kâğıt çaput parçaları koyar, onları topun ağzına uygun bir topuzla iyice sıkıştırır, ardından İngiliz Komiserliğinin zimmetine verdiği ve sürekli denetlediği baruttan bir tutam alır topun üzerindeki delikten içine akıtırdı. Sonra uzun bir kamışın burnundaki fitili hazırlar, o dönemlerde bizim “Ayasofya” dediğimiz Lala Mustafa Paşa Camii’nin minaresindeki şerefeyi çevreleyen ve iftar saatinin geldiğini haber veren elektrik ampullerinin yanmasını beklerdi. Yandığını zaten biz bağıra çağıra haber verirdik. Babacan kamışın burnundaki fitili ateşler, iki taş arasına yerleştirdiği “topun” arkasında yer alan deliğine yaklaştırır, ateşle yanan barut, içinde sıkıştırılmış kâğıt çaput parçalarına basınç yaptı mıydı top, Mağusa hisarlarının dört bir yanında yankılanan müthiş bir “güm” sesi çıkartarak geriye doğru savrulurdu.
Tabii atmadan önce Babacan yahut oradaki büyüklerimiz, “kaçın be çocuklar, geri çekilin be çocuklar” diyerek bizi tavuklar gibi kışılarlardı…
BABACAN KİMDİ: Eski adı Galatya, şimdilerde Mehmetçik’ti köyü. Halamın kocası Terzi Osman’ın üvey kardeşiydi, yaşlı annesi ile halamın evinde kalırdı. Bahçeciydi. Budama, ilaçlama, bahçe işleri yapardı. Ramazan ayında da “Ramazan topunu” atardı. Zannedersem İngiliz idaresi tarafından da bu iş için bir miktar da para alırdı.
Ne var ki geçen zaman içinde, yıllarca attığı o topların seslerinden dolayı sağır olduydu. Önceleri az işitiyordu, sonraları tümden işitmez olduydu!
BAYRAM SABAHLARININ TOPU BAŞKAYDI: O, iki tekerlikli büyük toptu. Diğer iki küçük topla birlikte doldurulur ve hem Ramazan, hem de Kurban Bayramında, Bayram namazını kılıp ahali camiden çıkarken, Mağusa’yı inleten “gümm, gümm, gümm” sesleriyle birbiri ardına atılırlar ve Bayramın başladığı müjdesini verirlerdi..
Tutun ki 1955’lere kadar Mağusa’da oruç tutmayan yetişmiş tek insan yoktu. Hatta biz çocuklar bile acıkıp susadığımızda gizli gizli yiyip su içsek de oruç tutardık! Rahmetlik pederim olayı bilir ne zaman “oruç tutuyorum” desem kih kih gülerdi!
Babacan o topları 1962’lere kadar attıydı. Yetiştirdiği kunduracı Selahi dayı vardı. Uzun yıllar Babacan’a yardım etmişti. Babacan yaşlanıp iyiden iyiye duymaz olunca 1962’de Ramazanlarda iftarı haber veren topları hep Selahi Efendi atmaya başladıydı ki bir gün topa çok yaklaşmış ateşleme sırasında geri tepen top baş parmağını kopartmıştı…
RAMAZAN AYLARI ŞENLİKLİYDİ: Öyle derdik, “şenlikli!” Herkesler oruç tutarlar, akşam iftardan sonra kadınlı erkeli hep birlikte teravih namazı için Camiye doluşurlardı. Kadınlar için hâlâ var olan kafesli bir yer ayrılmıştı…
Hatta Ramazan aylarında Mağusa’ya Karagöz’le Hacivat oynatanlar da gelirlerdi. Bunların içinde Rum olanlar vardı. Ve hemen her Bayramda çocuklar için bugünün Luna Park benzeri “eğlence yeri” kurulurdu. Kendi ekseni etrafında dönen “cincirak”a biner, tahterevallide eğleşir ve salıncaklarda sallanırdık
Sabah Bayram namazını kılıp camiden çıkanlar avluya dizilmiş çörekçilerden kesinlikle bir “çörek” alıp evlerine götürürlerdi. Çörek de çörekti! Öyle şimdikiler gibi ekmek hamurunun üzerine susam ekerek yapmazlardı çöreği. Nitekim yıllar sonra babası “çörekçi Yusuf efendinin” Mağusa’daki ekmek fırınlarında nasıl çörek yaptığını anlatırken, İsmet Kotak şöyle diyordu bana:
“Bugünküler çörek değil, ekmektir! Çörek kesinlikle yerli beyaz undan ve mezlekili olur. Hamuru o kadar pek yoğrulur ki yumruğunuzu topağına vurdunuz muydu sadece iz bırakır hatta eliniz ağrırdı. Yani kaya gibi olurdu hamur…” Kısaca artık o eski çörekler de yok!
YERİ GELDİ YAZALIM. Adamın biri ölmeden vasiyet etmiş. Mezar taşıma, “seksen yaşında öldü, sadece beş yıl yaşadı” diye yazın. “Neden” demişler? Çünkü demiş adam, “yaşamak” başkadır ömür sürdürmek başka!
Bizim ve bizden evvelki kuşaklar bu “hayat serzenişine” tam tamına otururlar! Mesela rahmetlik Pederimin, o dönem insanlarının, öncekilerin yaşadıkları “hayat” değildi! “Ömürlerini törpülemek, paralamak, parça parça olmaktı!”
Bizler mi? İyiydik de 1956’larda çıktık yollara, hâlâ evlerimize dönemedik! Kıbrıs siyasi sorunu kanı, göçü, gözyaşları, meşakkat ve çilesi ile devam ediyor…” Hiç dünya devleti olamadık! Ve hâlâ bu adada hâlâ kendi egemenliğimizin sahibi mutlak’ı değiliz…”
O bayramları, o Ramazan toplarını da kerhen yaşadıydık! Nitekim gün geldi Ramazan topları attığımız Akkule burcunda Mücahitler Rum saldırılarına karşı kurşun atmak zorunda kaldılardı! Yıllarca güneşin doğuşunu batışını, o denizde yıkanan kızıl elmayı seyrederken, “hayat sen ne kadar yaşanası, ne kadar güzelsin diyerek sevinç çığlıklarımızın şarkıları yapamadık! Bu nedenledir ki çok az “yaşadık!”
“KÜÇÜK DÜNYAMIZ” BU KADAR İŞTE: Rahmetlik Babacan’ın sonunda patlata patlata sağırlığına neden olan Ramazan topları” kadar!
Akkule’den seyreylerken görebildiğimiz portakal bahçeleri, uzaklardaki ovalar, Kuzey’deki Beşparmak dağları kadar!
Sıcak yaz akşamlarında hisarın üzerinde “Şeher”den esecek serin havayı beklerken başımı babamın kıllı göğsüne yaslayarak gökyüzündeki yıldızları seyrettiğim kadar!
“Baba bu yıldızlar nedir, çok mu uzaktadırlar, neden o kadar çokturlar” diye sorduğum kadar!
Ve babamın, “evet, çok çok uzaktadırlar, sırlarını Allah bilir, biz sadece seyrederiz” cevabını verdiği kadar!
YILLAR: Hep “uzakları” işaretleyerek geçti hayatımızdan. Yoksa hayatımız mı yıllardan! “Uzak, çok uzak…” Yıldızlar kadar bir yerlerde ve sadece Allah bilmekte!