Alın arşivleri karıştırın, bu ülkede yıllardır aynı şeyleri tartışıyoruz…
“Kamuda hakların iyileştirilmesi…”
Kamu çalışanı olmayanlar açısından ,bu tartışma giderek daha da “ötekileştiriliyor” artık.
Neden mi?
Çünkü, arkası kesilmeyen grevlerin yarattığı mağduriyet herkesi canından bezdiriyor da ondan…
Üstüne bir de, vatandaş cebindeki tüm parayı “kamudan alması gereken” hizmetlere harcayınca…
Zurnanın zırt dediği yere geliyoruz.
Eğitim bedava ama…
Sağlık bedava ama…
Üstelik bunlar için vergi de ödeniyor.
Bir öğretmen, sağlık hizmetinden memnun mu?
Bir doktor eğitim kalitesinden memnun mu?
İçine girince daha da iyi anlıyorsunuz.
Maalesef, ülke kamudan ibaret değil…
Elektriğe dünya kadar fatura ödüyoruz ama neredeyse her işyerinde, evde jeneratör de var…
Özel derse para vermeyen hane var mı?
Sigortasını yatırıp, devletten sağlık hizmeti alması gereken neredeyse herkes, kliniklerde, özel hastanelerde aramıyor mu şifayı?
Üstelik bu tartışmaya kamu çalışanı da yardımcı olmuyor.
Tapuda çalışan birisi karşınıza “emlakçı” olarak çıkıyor.
Üstelik en hızlı devir- teslimi de o ayarlıyor…
Telekomünikasyon Dairesi’nde çalışan birisinin mesai içinde, ya da sonrasında “özel iş” yaptığını hiç mi görmedik?
Gümrükçülerin ek mesai hikayeleri dillere destan. O “izin kağıdı” bir türlü mesai saatleri içerisinde çıkmadı…
Daha sayayım mı?
Kamunun neresi mutlu ediyor bu ülke vatandaşını?
Bir şekilde işler yürüyor mu?
Evet yürüyor…
Ama aylarca bekletilen dosyalar…
Bu uğurda servet harcayan vatandaşlar…
İtmiyor bitmiyor…
***
Verimliliği ne zaman tartışacağız?
Kamuda verimlilik hariç, her şeyi tartışıyoruz.
Hele, Ekim- Kasım- Aralık ayları geldi mi?
Bildik dairelerde, bildik eylemler…
Sendikaların “üye kapma” kaygısı, kavgaya dönüşüyor.
“Yetkili sendika” olma adına, “Çalışma koşulları kötü, bina eski” bahaneleri ile başlıyor eylemler…
Bir sendika bir gün eylem yapıyorsa, diğeri iki gün…
Üstelik, “kamuda işe girmek için” millet birbirini eziyor.
Çalışma koşullarını…
Saatini…
Maaşını…
Hepsini bilerek işe başlayanlar, daha sonra örgütlü bir eylemin içinde buluyor kendisini…
“Daha fazla maaş” ile başlayan.
Neyi tartışmıyoruz sadece…
• “Verimlilik…”
• “Üretim…”
• “İş kalitesinin artması…”
• “Hizmet alanların memnuniyeti…”
• Geleceğin planlanması…
• Daha üretken bir kamu yapısının kurulması…
Sendikaların şöyle bir bakış açısı var:
– “Biz sendikayız, siz siyasetçi. Bulup ödeyeceksiniz. Verimsizlik varsa, denetleyeceksiniz… Cezalandırılması gereken varsa da cezalandıracaksınız…”
Bence tam tersi…
Elbette üyelerinin hakkını savunacak sendikacılar…
Sendikalar bunun için vardır.
Ancak, Annan Planı dönemi ile birlikte, sendikalarımız “toplumsal” bir misyon da üstlendiler…
Başka bir evreye geçtiler…
***
Şimdi tam zamanı
Kurumların işlemediği, halkını memnun etmediği bir evreye girdik.
Bunun “sendikal” mücadeleye de zarar verdiği bir noktaya geldiğini görmek gerekiyor.
Benim endişem, “herkesin herkesi suçladığı” bir ortama girilmiş olması…
Sendikacılar siyaseti…
Siyaset sendikacıyı…
Öğretmen doktoru…
Doktor öğretmeni…
Doktor- doktoru hatta…
Vatandaş ise tüm sistemi…
Hele de, sistemin içindekilerin, sistem içindeki kavgası…
Bakınız…
Su krizi…
Türkiye’nin bütçeye yardım krizi…
Tamamı bize şunu öğretiyor:
“Varolanı bölüşmek…”
Hatta…
Varolanı çoğaltarak bölüşmek…
Bunun için, toplumsal dayanışmaya en çok ihtiyaç duyulan dönem.
“Kıbrıs Türkü kendi yolunu yürümelidir…”
Bunun yolu üretimden ve dayanışmadan geçer…
































