Köşe Yazarları

AYDIN, AYDINLATIR!


Kilim gibi dokumada mutsuzluğu
Gidip gelen kara kuşlar havada
Saflar tutulmuş top sesleri gerilerden
Tabanında depremi kara güllelerin
Duymuyor musun

Kaldır başını kan uykulardan
Böyle yürek böyle atardamar
Atmaz olsun
Ses ol ışık ol yumruk ol
Karayeller başına indirmeden çatını
Sel suları bastığın toprağı dönüm dönüm
Alıp götürmeden büyük denizlere
Çabuk ol

Tam çağı ise başlamanın doğan günle
Bul içine tükürdüğün kitapları yeniden
Her satırında buram buram alın teri
Her sayfası günlük güneşlik
Utanma suçun tümü senin değil
Yırt otuzunda aldığın diplomayı
Alfabelik çocuk ol
Yollar kesilmiş alanlar sarılmış
Tel örgüler çevirmiş yöreni
Fırıl fırıl alıcı kuşlar tepende
Benden geçti mi demek istiyorsun
Aç iki kolunu iki yanına
Korkuluk ol


RIFAT ILGAZ

Rıfat Ilgaz ismi ile ilk kez çocuk kahkahalarımı eskitmeden barındıran Hababam Filmlerinde tanışmıştım. O sürelerde bu isim benim için hep kahkahayla yan yana duran , komik bir anlam ifade diyordu. Yıllar sonra bile Hababam tadındaki kahkahalarım hiç eksilmedi. Bu kez de oğullarımla saçma sapan tv dizileri görmek yerine bütün Türk toplumuna mal olmuş isimleri, replikleri, efsaneleşmiş karakterleri seyrediyor ve hep birlikte kahkaha atabilmenin keyfini sürüyoruz o filmlerde.. Jenerasyon değişse bile değişmeyen şeylerin varlığını hissetmek de bir başka keyif veriyor bana. Demek ki öyle üretimler var ki hiç eskimeden bir sonraki nesilde de gücünü devam ettirebiliyor. Rıfat Ilgaz benim için sonraları Hababam filmlerinden çok daha farklı bir hal aldı. Diğer eserlerini okuduktan sonra yukarıdaki “Aydın mısın?” şiirinin şiirselliğinden öteye beni buluşturduğu nokta ile hayatımdaki en önemli anımsatmaları yapan sözlerini kazıdı ilk gençlik yıllarıma. Her satırını belleğime işleyerek yaşam kavgasındaki duruşları, aydın ya da entellektüel olabilmenin ne demek olduğunu sorgulatmıştır bana her okuduğumda.
Rıfat Ilgaz bu şiiri 1968 yılında yazmış. Şiirin başlığını ise bir silah gibi çevirmiş insanın üzerine. Yıl 2019’de etraf aydınlatamayan aydından geçilmez ve o aydınlatamayan aydınların duruşları bir Aydın Havası’ndaki oyundan ibaretken Rıfat Ilgaz düştü yine payıma. Bu kez kahkaha attırmadı bana.” Hiç mi birşey yapılamıyor, o zaman bostanda bir korkuluk ol ve işe yara” dedirtti bana…

Bu benzetmeler, toplumda “orada bostan korkuluğu gibi” durma ile dilimize yerleşmiş kalıplar altında aslında hiç bir işe yaramayan duruşlarımızın olmasını da işaret ediyordu. Bu anlamda benim için çok dokunaklıydı bu sözler. Kolların iki yana açılması bile aslında bir eylemdir. İnsan ancak hareket edebildiğinde birşeyler yapabiliyor değil mi? Belki şu anda ne Rıfat Ilgaz’ ın Türkiye’si, ne Kıbrıs, ne de dünya 1968 kuşağındaki ortamda değil. Ancak gelinen noktalarda hala aydınlanamayan bir ülkede yaşadığımız ve bu şiirlerin gücünü kaybetmeden bugüne ulaşması gerçeği var. Bu şiirdeki yurdun zorluk altında kuşatılması, sel sularının toprağı götürme riskleri, yolların kesilmesi, alanların sarılması nasıl da bu şiiri güncelleştirebiliyor yeniden. Sadece görünen ve okunan tehlikelerin kelime anlamlarını kastetmiyor elbette.

En büyük savaşlar cephede, topla-tüfekle ya da günümüz dünya ülkelerinin silahlanmaya ayırdıkları o devasa paralarla stokladığı çoook modern silahlarla yapılmıyor. İnsanlığın gelişmiş teknolojiler ile yarattığı bu savaş dünyasında neye yarar bilimin ilerlemesi? Açlık,sefalet sömürge ve insan eli ile yaratılan korkunç dengesiz bir düzenin toprağında yaşamanın neresinde saklı gelişmişlik? İnsanın doğanın dengesi ile bile oynadığı, o bitmek bilmez, azgın istekleri karşısında sakatladığı ruhu ile ile gelmiş olduğu nokta mıdır hareket etmek, yaşamak, aydınlanmak?

Ne yazık ki dünya artık yeni baştan bir AYDINLANMA ÇAĞI ile karşılaşmayacaktır. Tarih kitaplarına tarihçiler bazı ülkeleri büyük harfler ile geçireceklerdir. Kimse kusura bakmasın ama ülkemiz ve de dünyamız bizim yaptığımız gibi kuru laf üretmekten daha çok birşeylere muhtaçtır. Her yer kendi toprağına benzemeye muhtaçtır. Kendi şarkısına, şiirine, şivesine, yemeğine, kendi duruşuna muhtaçtır. Bu Kıbrıs, Afrodit’ine, Adonis’ine muhtaçtır. Yasemininine şinyasına muhtaçtır. Bu ülke elleri kavuşturup entellektüel sohbetlerden öteye, aydınlatmayı ötekileştirmek olarak algılayan insanların silkinmelerine muhtaçtır. Kitaplarda yazan bilgileri bilmiş tavırlarla sıcak odalarda sunmak yerine bostanda korkuluk olup kargaları korkutabilecek bir harekete muhtaçtır.
aydın olanın en azından etrafını aydınlatması beklenmez mi?
aydın olanın yaptıklarıyla ürettikleriyle başka yaşamlara ışık tutması gerekmez mi?
aydın nedir?kimdir aydın?aydınlanamayan bir ülkede aydınlar karanlıktalar mı, yoksa aydınlığa çıkmaya korkuyorlar mı?
hani nerde aydınlar, kimi, neyi veya nereyi aydınlatıyorlar;…


Ne dersiniz oturduğumuz entel cafe!lerden daha iyi bir mekan olabilir mi bostanlar?. En azından toprağımıza, ektiklerimize dadanan kargaları kaçırmaya yarayabiliriz. Lugatlarımızdaki bol salçalı kelimelerden daha çok gücü olabilir belki mücadele edebilme inancı ile sarsılabilmek. Neme lazımcı bir burun büyüklüğünden geçilmezken etraf, karanlıkta kalan bir ülkenin zifiri yalnızlığı ile gözgöze gelebiliriz belki. Aydınlanamayan bir ülkede aydın duruşu sergilemek ne kadar samimidir bilemem? Bu entel- dantel duruşlar ile toplumda yaratılan sahte grupcuklardan kimse aydınlanamıyor işte. Kargalar bile gülüyor halimize…
———————————————————————————————————
İHTİYARLIK KAÇ YAŞINDA BAŞLAR ?

Kristof Kolomb Amerika’yı keşfe çıktığı ilk yolculuğunda 50 yaşını çoktan aşmış durumdaydı…

Pasteur kuduz aşısını bulduğunda 60 yaşındaydı…

Mimar Sinan,Süleymaniye camisini bitirdiğinde 70 yaşını geçmişti.
Selimiye camisini tamamladığında ise 86 olmuştu.

Galileo,ayın günlük ve aylık çizimlerini yaparken 73 yaşındaydı…

Charlie Chaplin,76 yaşında film yönetmenliği yaparak hala işinin başındaydı…

Goethe,en büyük eseri Faust’u ölümünden bir yıl önce,
yani 82 yaşında bitirmişti.83’dü…

Gençlik hayatın belli bir çağı ile ilgili değildir.
İnsan,kendine olan güveni derecesinde genç,
Şüphesi derecesinde yaşlıdır.

Cesareti derecesinde genç,korkuları derecesinde yaşlıdır.
Ümitleri derecesinde genç,ümitsizliği derecesinde yaşlıdır.

Hiç kimse fazla yaşamış olmakla ihtiyarlamaz.
İnsanları ihtiyarlatan ideallerinin gömülmesi,hedeflerinin olmamasıdır.
Seneler cildi buruşturabilir.
Fakat heyecanların,ideallerin teslim edilmesi adeta ruhu buruşturur.

İnsanlar yaşadıkça yaşlandıklarını sanırlar, halbuki hedeflerine götüren yolu yürümedikçe yaşlanırlar.
İnsan ihtiyar olmaya karar verdiği gün ihtiyardır.
Güzelliği görme yeteneğini kaybetmeyen asla yaşlanmaz.
(İnternetten alıntı)
———————————————————————————————————

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı