Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Avrat Pazarı’nda Çıplak Kadın Seyretmek

1591-1595 yılları arasında İstanbul’da yaşayan ve iyi bir gözlemci olan Bohemyalı Baron Wratislaw, “Anılar” adlı kitabında, Türk kadınlarından da söz eder. Ama yüzlerini göremediği için fazla bir bilgi sahibi değildi. Gördüğü zaman da pek etkilendiği söylenemez. Elçilikte çalışan Yeniçeri Mustafa bir gün elçilik mensuplarından dört kişiyi bir bahçedeki kameriyede altı kadınla buluşturur. Önce bahçeye dört “gâvur” getirildiği için hanımlardan özür dilendi sonra da teker teker elleri öpüldü. Yazarımız sonra şöyle devam eder:

XXXXX

<<Nihayet, Mustafa’nın dirençli ricaları üzerine – biri hariç – yüzlerini açtılar. Fakat biz umduğumuz gibi onlarda üstün bir güzellik bulamadık. Kara veya elâ gözlü idiler. Saçları boyanmış, kaşlarına rastık çekilmişti. Hanımlar bu arada bize portakal, elma ve başka meyvalar ikram ettiler. İşte böylece bir süre hoşbeşten sonra kendilerinden izin alarak ayrıldık.>> (s.88)

XXXXX

Avrat Pazarı

<<Avrat Pazarı denilen bu yerde yurttaşlarımızın, dindaşlarımızın nasıl satıldığını, onlara karşı nasıl davranıldığını görmek bizler için gerçekten çok acıydı. El ele tutuşmuş tutsak bir aile görüyorsunuz, müşterinin biri çıkıp anasını satın alıyor, öbürü kızını, öbürü oğlunu. Ana, oğul, kız, kardeş birbirlerini bir daha hiç görmemecesine aile dağıtılıyordu.

<<Pazarın bir yerinde yaşlı tutsaklar satılırken bir başka yerinde gençlere, yeni yetmelere fiyat biçiliyor, ötede çocuklar, genç kızlar, bebelerini emziren anneler elden ele geçiyordu.

<<Bir köle, bir cariye, bir halayık almak amacı ile buraya gelen müşterinin göstereceği herhangi bir tutsağı, bir pazarda bulunan odalardan birine götürerek çırılçıplak soyarlar, bütün vücudunu gözden geçirirler. Alıcı beğenirse değerini verip satın alır, beğenmezse bir başkasını aramaya koyulurdu. Kendilerine zengin alıcı süsü verip de, pazarda çıplak kız, kadın görmeyi eğlence edinenler de vardı kuşkusuz. Demek oluyor ki bu kara bahtlı insanlar günün her saatinde giysilerinden soyunmak zorunda kalıyorlardı.

<<Bu zavallıların yiyecekleri, birer parça kuru ekmek, birer içim sudan ibaretti. Tutsakların bu acıklı durumunu görmemiş ya da bunu tatmamış bir kişiye, bunların içine düştüğü sefaletin büyüklüğünü anlatmak olanağı yoktur. Bu insancıklara adi sokak köpekleri gibi davranılıyordu. Tutsak, yaşadığı sürece çalışmak zorundadır, çalışamayacak duruma gelince başı kesilerek bir çukura atılır.>> (ss. 90-91)

XXXXX

Yazarın şahit olduğu bir aşk serüveni

Kadın kafasına koymaya görsün. Eşi ağzıyla kuş tutsa onu aldatır. Bu nedenle bir erkek, kadını kendisine eşit olarak görürse kadını özgür bırakmalı. İstediğini yapsın, istediği yere gitsin. Aksi kanıtlanıncaya kadar ona güvenilmeli. Aksi kanıtlanınca da yapılması gerekli olan şey mahkemeye başvurmaktır. Kadının yüzüne asit dökmek veya onu öldürmek bir erkeğe hiçbir şey kazandırmaz. Kıskançlık bir hastalıktır ve fazla bir işe de yaramaz. Boşuna “Kadının fendi, erkeği yendi” dememişler. Buyurun size bir örnek:

                                                              XXXXX  

<<Mustafa vaktiyle tanıştığı bu hanımı bir gün davet etmişti. Ben de bu çağrı şerefine konuğa ikram etmek üzere en âlâsından şarap ve şekerleme hazırlamıştım. Mustafa, Bohemya asıllı olduğu için bana karşı daima iyi ve nazik davranırdı, bu yüzden ben de kendisini severdim. Mustafa’nın sevgilisi olan kadının yaşlı bir kocası vardı. Karısına da hiç mi hiç güveni yoktu. Kadın çağırıldığı saatte – ki elçilikte çavuşun camiye gittiği ikindi vakti idi – Mustafa’nın yanına gelebilmek için ne yapacağını bilmiyordu. Biraz düşündükten sonra şu çareyi buldu. Kocasına hamama gitmek zorunda olduğunu belirterek beraberine iki halayık aldı. Onlar hanımın çamaşır bohçalarını adet olduğu üzere başlarında taşıyorlardı. Hanım önde, halayıklar arkada konağımızın önünden geçtiler ve buraya uzak olmayan ve Padişah’ın Haseki Sultan denilen karılarından Ruska Sultan’ın yaptırdığı hamama (Çemberlitaş Hamamı’na) gittiler. Bu hamam yalnız kadınların yıkanmalarına ayrılmıştı, bir erkeğin bu saatte oraya girme olanağı yoktu. Meğer ki bu adam ölümü göze almış olsun.

<<İşte bu kadın, konağımızın önünden geçerken gizli bir işaret çekti ve çağrısını olumlu karşıladığını belirtti. Kadının kuşkulu kocası ise kadını adım adım izliyordu. En sonunda onun hamama girdiğini görünce kendisi de oralarda bir yere ilişerek beklemeye koyuldu. Fakat erkeğini aldatmaya niyetli bir kadının hilesini kim önleyebilir? Kadın konağımızın önünden geçerken sırtında yeşil bir elbise vardı. Oysa hamama girince hamam takımları arasında getirdiği kırmızı renkli bir elbise giymiş, halayıkları hamamda bırakarak sokağa fırlamış ve birkaç dakika sonra soluğu yeniçeri Mustafa’nın odasında almıştı. Mustafa kadını büyük bir sevinçle karşılayarak elden gelen ikramda bulundu.

<<Yedirip içirdikten sonra küçük kapıdan dışarı koyuverdi, kadın da tekrar hamama döndü, yıkanıp arındıktan sonra kendisini bekleyen kocası ile eve döndü. Kadının kocasına oynadığı bu hayret verici oyunu hatırladıkça yeniçeri Mustafa ile gülmekten kırılırdık.>> (ss. 88-89)