Bravo! Demek ki neymiş? Eğer bir bakan: Memleketin “düzensizliği ile sistemsizliğinden!.. “Yetkisizliği ile sorumluların sorumsuzluklarından!..” “Öyle gelmiş olsa bile böyle gitmemesi gerektiğinden!..”
Dolayısıyla bıkıp usanıp istifa ettiğinde!
“Başbakanı” tarafından bile “takdirlerle” karşılanmakta ne kadar değerli, çalışkan, başarılı bir bakan olduğunun iltifatlarına uğramaktadır!
Böylesi de görülmedi! Eğitim Bakanı “devlet düzeninin görevini doğru dürüst ifa etmesine olanak vermediğinin yakınmaları ve gücenmişliği içinde istifa ediyor, Başbakanı tarafından takdirle karşılanıyor!
FAKAT BAŞBAKAN ŞUNLARI DA SÖYLÜYOR: “Bilmemiz gereken şöyle bir gerçek vardır. İskele bölgesindeki Kolejde öğrencilerin bir başka koleje taşınması halinde o okulumuzda öğrenci sayısı sınıf başına 5 veya 6’ya düşecek! Peki böyle bir ortamda bu ülkenin okullarına öğretmen yetiştirmesi mümkün müdür? Mümkün değildir!” “İşte öğretmen sorununun madalyonun arka yüzünde sırıtan bir başka gerçeği!” Öteki gerçeğe bakalım:
KEMAL YÜCEL NE DERDİ? Hatırıma büyük eğitimci rahmetlik Kemal Yücel geldi. Ne zaman tartışsak “Eşref bey derdi. Eğitim samanlıkta bile olur. Kara tahtasız da olur, kitapsız, sırasız da olur…” Ve eklerdi. “Öğretmensiz olmaz!”
İşte ben KTÖS’ü burada anlayamıyorum! Devletin canına okumak için kasıtlı olarak ve inadına “güçlükler” yaratıp, eylemlerle eğitim öğrenimi sürekli “kesintilere” uğratıp, çare üretmek yerine mevcut çarelere bile çelme takarak neyi amaçladığını, bazıları “siyasidir” deseler de neyi yıkıp yerine neyi koymaya çalıştığını anlamadım!
Bilir misiniz? bugün ilkokullarda her öğretmenin haftalık ders sayısı en kabadayısından 16 bazan 14 saattir! Saattir diyorlar ama her ders periyodu 40 dakikadır unutulmamalı! Öte yandan: Ben öğretmendim. Zor meslektir, kabul! Sorumluluğu büyüktür, kabul! Fakat mesleği sevdiniz mi hayatta asla bir daha tadına ve keyfine varamayacağınız kadar tatmin edici, huzur vericidir.
Rahmetlik Yücel’le eğitim ve sistem konusunu çok tartıştıydık. Mesleğini ölürcesine severdi. Öğretmen şikâyetleri ile eğitimdeki eksikliklerin “bahanesine” sığınılarak “sürecin” sabote edilmesine, öğrenimin inkıtaa uğratılmasına felâket kızardı!” Çünkü bilirdi ki “öğretmenlerin, sendikaların takıntılarının zararlarını öğrenciler çekmektedirler!”
SORUN BURADA BAŞLAR: Pekala “öğretmen ve sendikaların” mesleki sorunları nedeniyle eyleme dönüştürdükleri “hak arayışlarına” öğrencileri mağdur ettikleri gerekçesi ile kızıp kınamak söz konusu olabiliyor da bunların asıl yetkili ve sorumlusu olan gelip giden hükümetler sütten çıkmış ak kaşık mı oluyorlar?
Siz ne diyorsunuz? Sorunun kanayan çıban başı gelip giden “hükümetlerdir!”
Nitekim benzer sorunu “Tek Sosyal Güvenlik Sisteminde” de yaşıyoruz. Bizzat CTP’nin alkışlarımızla kanunlaştırdığı reform nitelikli “TSGS” uygulamaya başlandıkta talihe bakın yine CTP hükümetine denk gelen olumsuz tepki ve eylemlerle karşılandı! Üstelik “yasanın sahibi de Sol, karşı çıkanı da Sol!”
“Sol” dediğiniz de “işçi ve emekçi kesimin hakkından yana” olmalı değil mi? Eee bunlar birbirlerini “hak yiyici olarak ilan ediyorlar!”
ARABACIOĞLU’NA GELİNCE: Başbakan Yorgancıoğlu bile Arabacıoğlu’nun istifa haklılığını teslim etti! Ve ardından söylenecek söz, yapılacak yorum bırakmadı!
Neyse, bu ülkede hiçbir şey olmamışsak bayağı demokrat devlet olmuşuz! Nemelazım herkesin hakkı bir teslim! Adam düzensizlikten usanıp bıkıp istifa eder, Düzenden sorumlu Başbakan çıkar takdirlerini sunar!
*******
MÜZAKERELER SÜRECİ ÇOĞU ZAMAN BİLİNMEYEN DENKLEME DÖNÜŞTÜRÜLÜYOR!
Rahmetlik toplum lideri Dr. Fazıl Küçük’ün öyle taraklarda bezi yoktu. Karşısındaki ile konuşurken fikri neyse zikri de oydu. Öyle “fırsatını bulayım da adamı boş böğründen vurayım hesapları yapmazdı. Zaten bu nedenle hep “halk adamı” olduydu.
…Rahmetlik Denktaş çok konuşur çok anlatır ama önce karşısındakine konuşup anlatma fırsatı verirdi. Sıra kendisine gelip de konuşmaya başladığında önce o karşısındakini “bilmedikleri ile yanlış bildiklerini” düzelterek hizaya çeker, gerekirse yıkar sererdi!”
Lefkoşa dükalığında eğleştiğim yıllarda arkadaş çevrelerindeki tartışmalarda “sizin söz ve görüşlerinizle sizi vurmak taktiksel bir tercihti! Hem sorunlara ne kadar hakim olunduğunun ispatı yapılır hem de politik galibiyet elde edilirdi ki kendilerine “maşallah” dedirtirlerdi! Bizim gibi daha “Merhaba” demeden çatır çatır konuşup içimizde ne varsa dışımıza döken lafazanları bu nedenle sohbet toplantılarında çok haşat ettilerdi! Neyse ki bu taktiği öğrendiğimde mesela ben de taktik geliştirdiydim, uzun hikâye deyip keseyim…
KIBRIS SİYASİ SORUNU HEP BU TAKTİK SAVAŞLARI İÇİNDE GEÇTİ: Bu nedenle değil midir ki “süreçle” ilgili tüm öğrendiklerimizi Rum medyasından öğreniyoruz!
Çünkü kim siyasi sorunun sorumlusu konumuna geçse önce “ketumlaşmakta” ardından ta “Paşalar devrinden” kalan ve hâlâ sürüp giden “vatan millet işidir, her şey söylenip açıklanmaz” gizliliğine sarılı verilmektedir! Sonra da günü saati geldiğinde “halktan gizledikleri çözüm modellerini onaylasınlar diyerek sandık kurup onay istemektedirler!”
BUNLARI NİÇİN HATIRLADIM: Çünkü gene başladık! Mesela dün gazetelerin haberlerine baktım türlü çeşitli açıklamalar var ama hepsi de “belirsiz!” Eskiden “muğlak” derdik! Bir takım gelişmelerden söz ediyorlar hatta halka “sürprizlere hazır olun” diyorlar fakat nedenine cevap vermiyorlar! O zaman düşünürsünüz:
Ya bilmedikleri için atıyorlar yahut ileride kullanmak için bildiklerini kendilerine saklıyorlar!
Mesela bakın Özersay ne diyor: “Kıbrıs’ın çok daha büyük bir resmin parçası olduğunu artık hepimiz görmeliyiz. Gerek Doğu Akdeniz gerekse Orta Doğu’da yeni bir dengenin kurulmakta olduğunu, dünyanın önemli aktörlerinin gündeminde şu anda bu yeni büyük resmin olduğunu bizzat New York’ta saptama fırsatı bulduk. Kıbrıs Türk tarafının uzun zamandır beklentisi bu yöndeydi. Bu yeni durum çerçevesinde Kıbrıs’ta da ciddi bazı gelişmelerin eşiğinde olduğumuzu düşünüyoruz… Günün sonunda yapılacak al-ver neticesinde her iki taraf da bundan kazançlı çıkacak…”
NE ANLADINIZ? Diyor ki Özersay “Artık büyük resmin parçasıyız!” (Bunu New York’ta bizzat saptamışlar.)
Tutun ki o büyük resim “insanların kanlarının dereler gibi akarken ateşler içinde yanan Orta Doğu’dur.”
Pekala bu Orta Doğu’da nasıl yeni dengeler kuruluyor?
Kıbrıs bu dengeler içinde hangi çözümsel statü ile yerini alacaktır?
Önümüzdeki dönemde müzakereler Orta Doğu’daki yeni dengeleri gözeterek mi devam edecek?
Artık “al-ver” sürecine geçilecekse neyi alıp neyi vermeyi yahut neyi verip neyi almayı düşünüyoruz? Ve ilâhi!
Bunların hiç birine cevap veremiyoruz! Buna karşılık Türk halkından istenen “her sürprize hazırlıklı olmasıdır!” Acaba diyorum İskoçlar da referanduma bizdeki gibisi bilinç kısırlığı ile mi gittilerdi?
**********
KISACA TAKILDIĞIM: (YILLARIN SİYASET KOMEDİSİ. SENARYO SLOVAKYA’YA AİT!)
Galiba 25 yılı geçti. Başladıklarında henüz Çekoslavakya Federasyonuydular. Şimdilerde artık “Çekler ve Slovaklar” diye ikiye ayrıldılar. Kıbrıs’ın payına Slovakya düştü hâlâ ve periyodik aralıklarla Türk’ü Rum’u Lefkoşa’da ara bölgede toplanıp adada nasıl çözüm sağlayacaklarının masallarını anlatırlar! Sonuncusu geçen gün gerçekleşti. Yine Slovakya Büyük elçisi Başkanlığında Türk ve Rum siyasi partileri toplandılar bu kez çözümü değil, sanki çözüm olmuş gibi “garantörlerin” durumunu görüştüler! Bu görüşmelerinden ise anladığımız şu oldu: “Zaten 25 yılı aşkın süredir toplanıp havanda su dövüyoruz mesela çözümün “ç”sine bile çözümsel katkıda bulunamadık… Bari dedik bu kez de ve mahsusçuktan “çözüm olmuş gibi davranıp garantör güçleri ele alalım, belki hayırlı uğurlu olur!”
Toplantı sonrası açıklama ise şöyleydi: “Kusura bakmayın çok farklı görüşler vardı anlaşamadık. Fakat aldırmayın. Önemli olan Türk Rumlar olarak kendi aramızda anlaşıp sonra Türk Rum liderlerini anlaştırmak değil; önemli olan rutin aralıklarla toplanıp ahkâm kesmektir ki dünya alem bizi çözüm için çalışıyoruz sansın!”
Bir gün bu toplantıların senaryosunu kim yazıp sahnelerse çok başarılı bir siyasi komedi çıkartacak!
































