Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

ANASTASIADIS SAHNEYİ VİRAN EYLERKEN EN KÖTÜ ROLÜNÜ OYNADI!

Bu defa Anastasiadis’in tulûat sahnesine çevirdiği müzakere masasındaki şovunu yutmadım! Çünkü çok kötü bir senaryosu vardı. Dolayısıyla çok berbat sahnelenen “oyun” Kıbrıs sorunu ile uzaktan yakından ilgisi olmayan insanları bile güldürmeye yetmedi!
Geçen gün bu konudaki haberi duydukta yazımı çoktan göndermiştim. Zaten müzakerelerde masaya konanlar ortada, Anastasiadis’in ne istediğinin bilinmeyen tarafı kalmamış, varsın son şovunu bir gün sonra yorumlayalım dedim. Neydi Anastasiadis’in Eroğlu ile alıp veremediği? Bu soruya cevap vermeden önce Rum liderinin son liderler toplantısındaki tepkilerini bir gözünüzün önüne getirin:   
Mesela: Görüşme masasına oturan Anastasiadis büyük olasılıkla bir türlü kabul ettiremediği GYÖ’ler önerileri ile Türk tarafının geçmiş yıllardaki müzakerelerde uzlaşmaya varılan “kâğıtların” geçerli kılınması için sürekli dayatmasına fena halde sinirlenmişti! Yüzü pancar gibi kırmızıya çalarken önce ayağa kalkmış, sinir hiddetten dolayı titreyen elleri, gitgide üst perdeden yankılanan sesi ile önce kendi heyetine dönmüş, işaret parmağını gözlerinin içine sokarcasına uzatarak, “siz nasıl çalışıyorsunuz, bu önerilerin masaya getirilmemesi gerektiğini bilmiyor musunuz…” Diyerek bir güzel kükremişti!   
Daha sonra BM yetkililerine dönmüş zaten kaç zamandır kendisine açıktan destek vermedikleri için fırsat kolluyor, “Türk tarafı gözlerinizin önünde mutabakata vardığımız Güven Yaratıcı Önlemleri uygulamayıp savsaklıyor, sizler ise seyretmekle yetiniyorsunuz. Bu tutumunuzla müzakereleri nasıl ileriye götüreceğiz” diyerek bam telinde çalan sinirlerini bir kez daha patlatmıştır! Ancak yine hızını alamamış elini masaya vurup, “eh be, sizin da müzakerenizin da” diyerek koy verdiği son çığlığı ile sahneyi terk etmiştir!
Ne var ki perde inerken izleyiciler ne gülebilmiş ne ağlayabilmişler! Sadece “başrol oyuncusu Anastasiadis’in bugüne kadar tüm oyunları kötüydü ama her halde bundan daha kötüsü olamazdı” diyerek söylenmişler!
PEKALA NEDİR ANASTASIADIS’İN DERDİ? Her gün bu “köşeden” anlatıyoruz da son zamanlarda sürekli şunu da vurguluyoruz:
Anastasiadis “kapsamlı çözümün” yerine “GYÖ’leri ikame etti!”
Mesela Maraş’ın iadesini başa geçirdi.    
Türkiye’nin AB Ankara Anlaşması’nı uygulamaya sokup limanlarını Rum gemilerine açması için ısrar ediyor. 
İyi niyet gösterisinde Türk askerlerinin 5-10 bin kişisinin adadan ayrılmasını öneriyor…     
Telefon şebekelerinin Güney’in uluslar arası kodu olan 00357’e bağlanması ısrarını sürdürüyor…   
Ve bazı öneriler daha… Ki bunların içinde Antropoloji Laboratuvarı’nın iki lider tarafından ziyaret edilmesi de vardı, geçen günkü müzakereler öncesinde Eroğlu ile Anastasiadis o ziyareti gerçekleştirdilerdi. (Biz o haberi işittikte “şükürler olsun” dedikti. Nihayet bir konuda ortak hareket edebildiler!)
Ne istiyor Anastasiadis? Yeri geldi yazalım: Bu GYÖ’ler de Maraş’ın iadesi de sadece Rum kanalından çıkmadı! Türk tarafındaki örgütler tarafından da desteklendi. Bunun üzerine AB’nin artık postu Kıbrıs’a serip safiye hayatı süren “gencecik görevlileri” baktılar ki hava müsait ve de Türk Rum örgütleri özellikle Maraş’ın iadesi ile karşılığında Mağusa Limanı’nın uluslararası değilse bile sadece AB üyesi ülkelere açılmasını destekliyorlar; olaya balıklama daldılar ki Maraş Belediye Başkanı Galanos, neredeyse son yerel seçimlerde Mağusa Belediye Başkanı olarak adaylığını koyacaktı!
Eh, bir kez kapıyı kındırır ve arkasından yüklenirseniz sonuna kadar açılır, Anastasiadis de askerin çekilmesinden TC’nin limanlarını açmasına kadar GYÖ’lerim diyerek arsızlık üzerine arsızlık yapar! Buna karşılık geçmişte uzlaşılan konuları kabul etmez çünkü bilir ki onlar Annan planı ahkâmlarında olagelenlerdi! Şimdi ise adayı yutmak için üzerinde ödünler istemektedir! Yani diyoruz olay budur!      

**********        
KISA KISA TAKILDIKLARIMIZ               
İŞÇİ HER ZAMAN ACILI YAŞAR! Dün Başaran Düzgün yazmasaydı hatırımıza gelmeyecekti. Doğrudur: “İşçi kesimi ile özel sektör yanında çalışmak zorunda kalanlar sadece maaşları yönünden değil. Sadece iş güvencesi yönünden değil. Yahut şu veya bu nedenle emeklerinin sömürülmesinden dolayı da değil…”
Bakın Düzgün’ün de yazdığınca bu “Ramazan Bayramı” azizlik yaptı, ayın 28’ine düştü! Ve ne oldu kamu görevlileri emekliler bayram öncesinde maaşlarını alırlarken özel sektör yanına çalışan kesimler alamadı! İnsanın yüreği sızlamaz mı? Üstelik “işçiden yana artistik gösteri olsun diye değil, gerçekten sızlar!”
Çünkü çok iyi bilinmektedir: Bu ülkede sabit ücretlilerden, asgari ücretlilerden hiç kimsenin aylık bütçesi ayın sonunu görebilecek yeterlilikte değildir! Tabii ki bayramdır diye bu çalışanları üç dört gün önceden ödemenin yasal yükümlülüğü yoktur. Fakat ahlâki dediğimiz etik yönü vardır. Sözünü ettiğimiz vicdan meselesidir. Ki bildiğimizce dar gelirli insanları bayramlarda sevindirmek Allah katında da sevapların en büyüğü olmalıdır zaten bu hali ile sosyal dayanışmanın ta kendisidir… Tabii maaşlarını alsalardı!
Gelip geçti artık çok geç! Ancak gelecek bayramlarda eğer böylesi zuhuratlar olursa kulaklar delik olsun diyoruz…             ***
İLK DEFA OLUYOR: Koop Merkez Bankası’na ait para transferi yapan arabanın soyulmasından söz ediyoruz. Gazetelerdeki fotoğraflara bakıyoruz sıradan bir araba. Bugüne kadar böylesi bir soygun yaşanmamış ki bir çemberde karşısına dikilen kar maskeli iki kişiden şüphelenip durmak yerine sürati artırarak kaçıversinler…
İnsanları dinliyorum, herkesler kendi bildiklerince yorum yapıyorlar ama hemen hepsi de “tedbirsizlik” üzerinde duruyorlar. Üç milyonu eski ifadesiyle 3 trilyonu bu kadar harcıalem bir şekilde mi taşırlar?
Başında da yazdık. Hiç başa gelmemiş ki sıkı tedbirlere gerek duyulsun. Ne var ki devir değişti… KKTC’nin nasıl türlü çeşitli illegal olayların içinde boğulduğunu bilirken bilinecekti ki bugüne kadar böylesi külliyetli miktarlarda paralar taşınırken yaşanmayan soygun olayları, yaşanabilirdi! Her halde artık önlemler alınacaktır…                                                                   ***     
RUM’UN HELLİM MERAKI: Geçtiğimiz günlerde “patentini” almak için keçi ve koyun üreticilerine 80 milyon Euro ödenek ayırdı. Tabi olayın aslı “hellim üretimin” yegâne sahiplerinin kendileri olduğunu ispat etmelerinden çok, “Helendir Helen kalacaktır” dedikleri Kıbrıs adasında, ne kadar köklü ve tarihi “özellikler” varsa hepsini de kendi aidiyetlerine geçirerek patentlerini almak sonra da “görüyorsunuz, aslında Kıbrıs fıtretten bizimdir” dedirtmek!
Milliyetçiliği aşıp “şovenizmin” dik alâsı bu tutumun insanları ile çözüm olabilir mi? “Yiyecekler” gibi doğanın insanlara bahşettiği nimetlere bile ayni coğrafyada neredeyse Yunan bayrağı asacaklar!
Öte yandan Kıbrıs Türk Sanayi Odası Başkanı Çıralı, Rum’un bu saçma tescil olayını izale edip en azından “adadaki hellim ihracatının yüzde 25’ini elinde tutan Türk tarafının da dikkate alınarak, Türk-Rum ortak kültür olayı olarak tescil edilmesini” sağlamak için uğraşıyor. İnşallah başarır ama bu Rum şovenizmini aşmak çok zor!