Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Aldanma ki ālim sözü yalandır

Azerilerin “Fizûlî olarak telâffuz etmeyi tercih ettikleri şair Fuzûlî’nin bir beyt’ül-gazeli (gazelin en güzel beyti) şöyledir:

“Ger derse Fuzûlî ki güzellerde vefa var

Aldanma ki şair sözü elbette yalandır”

 

Sanal medyaya bir göz atarsanız bu beytin ilk mısrasının birçok yerde “Gel derse Fuzuli ki güzellerde vefa var” olarak geçmektedir. Ben bu işin uzmanı değilim ama benim kanaatime göre, buradaki “ger” kelimesi “eğer” anlamında kullanılmıştır. Yani “Eğer Fuzuli sana ‘güzellerde vefa var’ derse” (inanma).

 

Sadece şairlerin sözleri mi yalandır? Ya bilim adamlarının sözleri? Geçen hafta Prof. Dr. Burhan Kuzu’nun sözleri gündemi oluşturmuştu. Kuzu şöyle demişti:

“Abdülhamid tahttan indirildiğinde Mithat Paşa, ‘Adamı tahttan indirdik ama şimdi ne yapacağımızı bilemiyoruz’ demiş.”

 

Mithat Paşa, yazılanın aksine, Abdülhamit’i tahta oturtan adamdı. Aslında o bir darbeciydi. 1876 yılında Abdulaziz’i tahttan indiren Serasker Hüseyin Avni Paşa yanısıra  askeri darbenin ileri gelenlerinden biriydi. Aynı yıl içinde V. Murat’ı tahttan indirerek II. Abdulhamit’in tahta çıkmasını sağlayan grubun önde gelenlerden biriydi.

 

Buna karşılık, Abdülhamit yerini sağlamlaştırınca Mithat Paşa’yı Taif’e sürgüne göndermiş ve 1984 yılında onu boğdurtmuştu. Sultan Abdulhamit ise 1909 yılında hal’edildi.

 

Peki, bir bilim adamı, tarihi olayları niye çarpıtmak ihtiyacı duyar? Bunun iki nedeni olmalıdır. Birincisi, tarihi olayları bilmiyordur. İkincisi, politik bir amaç uğruna tarihi olayları çarpıtıyor.

 

Profesör titrini taşıyan biri, Mithat Paşa’nın Abdulhamit’in tahttan indirilişinden 25 yıl önce öldüğünü bilmez olur mu? Şunu vurgulamak gerekir ki Kuzu, tarihçi değil, bir hukuk profesörüdür. Ne var ki genel kültür sahibi herhangi bir bilim insanının bu kadarını bilmesi gerekirdi.

 

Kendisi de zaten öyle diyor. Kendisini eleştiren bir gazeteciye gönderdiği açıklamada şöyle diyor:

Profesörlük unvanımı bakkaldan almadım.

Sorbon’da eğitim görmüş bir bilim adamıyım.

Mithat Paşa’nın kim olduğunu ve nasıl öldürüldüğünü bilmediğimi düşünecek kadar vahşi bir ruh haline sahipsin.

Bir alıntı olduğu için dikkatten kaçmış.”

 

Profesör haklı. Bu unvanlar bakkaldan alınmaz. Keşke eğitim gördüğü üniversitenin adını doğru yazsaydı. Sözünü ettiği üniversite, “Sorbon” okunur ama “Sorbonne” yazılır.

 

Profesör bir kazaya kurban gitmiş. Bir yerlerden bir alıntı yapmış. Sonra da dalgınlığa gelip o alıntıyı kullanmış. Peki, yanlış olduğunu bildiği bir bilgiyi niye alıntılamak ihtiyacını duyuyor? Soru da sorun da burada.

 

AKP milletvekili olan Kuzu, öteki ümmettaşları/yoldaşları gibi “Ulu Hakan” Abdülhamit’i yüceltmeye çalışıyordur. Bunu yaparken de kantarın topuzunu kaçırıyorlar. Hatta onu Atatürk’ten üstün sayarlar. 30 Ağustos tarruzu ile ilgili hutbede Atatürk’ün adını anmamak işgüzarlığını gösteren Diyanet Başkanlığı tam da bu mantaliteyi sergilemektedir.

 

Yukarıda sözü edilen “Abdülhamid tahttan indirildiğinde Mithat Paşa, ‘Adamı tahttan indirdik ama şimdi ne yapacağımızı bilemiyoruz’ demiş” gibi hayali söylemler uyduruluyor. İnsanlar da buna inanıyor. Hatta bazı profesörler bunu alıntılıyor. Herhalde daha sonra kullanmak için.

 

Sık kullanılan yaygın bir yalan da “Ulu hakan döneminde hiç toprak kaybı olmamıştı” masalıdır. Abdülhamit Han 1876-1909 yılları arasında saltanat sürmiştü. Bu zaman zarfında Ruslara da İngilizlere de toprak kaybedilmiştir. Her Kıbrıslının bildiği gibi, Kıbrıs 1878 yılında İngilizlere kiralanmıştı.

 

1878 yılında Büyük Britanya Başbakanı Disraeli, Süveyş kanalının çoğunluk hisselerini satın aldıktan hemen sonra Kıbrıs’ı kiraladı. Hindistan’a giden yolun açık tutulması için Süveyş’e yakın bir yerde asker bulundurulması gerekiyordu. Buna en uygun yer de Kıbrıs’tı. Zaten Disraeli adayı “A place of arms” (silahların bulunduğu yer) olarak nitelemişti. Ve bu silahlar Batum’u, Kars’ı falan kurtarmak için değildi. Amaç Süveyş kanalını korumaktı. Zaten bunun yeterli olmadığını düşünen İngilizler, 1882 yılında Mısır’ı işgal ettiler. Yani Ulu Hakan döneminde bir avuç toprak kaybedilmedi iddiası bir masaldır. Ancak bu masala inanan insanların sayısı az değil.

 

Sayın Kuzu açıklamasını şöyle sürdürür:

“Edep sınırının çok çok dışına çıkıyorsunuz.

Oysa ben eleştiriye çok açık bir insanım.”

 

İyi ki eleştiriye açık biridir, ya olmasaydı daha neler olacaktı? Açıklamadan anlıyoruz ki Kuzu eleştirilerden ya çok utanmış ya da çok sinirlenmiştir. Dikkat edilecek olursa açıklama “sen” ile başlar “siz” ile son bulur.

 

Halbuki bunu anlayışla karşılayabilirdi. Herkes hata yapabilir. Malum olduğu üzere “beşer şaşar”. “Bir yanlışlık oldu” veya “Bir hata yaptım. Özür dilerim” dese hem eleştiriye açık olduğunu kanıtlamış olurdu hem de bazı kişilerin söz söyleme olanağını ellerinden almış olurdu.

 

Bu türden açıklamalar, yaranın açık kalmasına neden olur. Ve bize de Fuzuli’ye nezire yaparak “Aldanma ki ālim sözü elbette yalandır” deme hakkı doğar.