ALAGADİ…

5 Mayıs 2018 Cumartesi | 11:11

Her şey otuz dört yıl önce başlamıştı… Trapeza (Beşparmak) köyüne geçici ilkokul öğretmeni olarak görevlendirildiğim 1984 yılına… Alagadi’yi ilk keşfedişim o yıllara dayanmaktadır. O zamanlar bu bölge o kadar çok bakirdi ki, Cuma günleri okulu kapattıktan sonra evime gitmek için anayola yaklaşık 3 kilometre yürüyerek ulaşırdım. Ama bazen bu da yetmez saatlerce beklememe rağmen Girne’ye doğru giden tek bir araç dahi yokken, bir o kadar daha yürümek zorunda kalırdım. Bugün dağlar, kıyılar villa dolmuş olmasına rağmen Alagadi kıyısı 34 yıl öncesi gibi kendini koruyabilmiş durumda.

Beşparmak köyü öğretmen evindeki ilk gecemin uykusuz geçtiğini hatırlarım. Sabaha kadar derinden gelen küt seslerin ne olduğunu çözmeye çalışırken horozların ötmeye başlamasıyla okulun kapısını açmaya iki saat kaldığını farkediyorum. Kendi kendime “ Burada  ne işim var” diyerek kendi kendime mırıldanarak sitemde bulunduğum sırada, saat 07.00’de kapının çalmasıyla yatağımdan garip bir duyguyla fırladım. Kapıyı açtığımda karşımda isminin Ercan olduğunu söyleyen önlüğü ütülenmiş, pırıl pırıl bir öğrencim taşımakta zorlandığı kahvaltı tepsisini bana uzattı. Tepside sıcak süt, hellim, zeytinli, köy çöreği vardı. Ben ona henüz daha teşekkür etmeden gece derinden gelen o seslerin ne olduğunu sordum merekla. Çocuk gülerek “ mandırada eşeklerin yürüme sesidir öğretmenim. Köyün altı hep mağaralarla dolu olduğu için yankı yapar” deyince derin bir oh çektim. Tabii şehir yaşamına alışmış bir insanın böyle garipliklerle karşılaşması oldukça doğal .Beşparmak köyü, eski eser kaçakçılarının köstebek gibi delik deşik ettikleri nekropol alanıydı binlerce yıl öncesinin meğer…

İlk günün heyecanını attıktan sonra köye ilk defa geldiğimi öğrenen öğrencilerim adeta köylerini tanıtmak için öğretmenim oluvermişlerdi. O küçücük ama tarihi geçmişiyle büyük olan  köyü keşfetmenin mutluluğunu yaşıyordum adeta. Ben öğretirken çok şeyler de öğrenmeye başlamıştım burada. Okulun bahçesinde daha önce kazıldığı anlaşılan bir kaya mezarı çocuklar içine düşmesin diye köylü tarafından kapatılsa da belirgin haldeydi. Toprak yığını arasında pişmiş topraktan yapılmış yaklaşık 15 cm boyunda başı eksik bir kadın heykelciği dikkatimi çekti. Onu elime aldım ve merakla inceledim. Kalıptan çoğaltıldığı belliydi. Arkasında yapan kişinin parmak izi o kadar belirgindi ki, bu beni çok etkilemişti. Helenistik-Roma dönemine ait olduğuna inandığım bu parçayı olduğu yere bıraktım. Belli ki mezar soyguncuları kırık parçanın değersiz olduğunu sanarak bırakmışlardı. Kim bilir buradan neler neler kaçırılmıştı.? Hayat Bilgisi dersinde, öğrencilerime “ Burada bulunan her parça sizin köyünüzde binlerce yıl önce yaşamış köylülerinizin sizlere bıraktığı mirastır. Ama bu miras satmak için değil, korumak içindir. Buradan kaçırılan her parça sizin de geçmişinizden eksilecek bir parça olacaktır. Bu nedenle onları kaçırmaya kalkan olursa polise haber verin” dediğimi hatırlarım. Öğrencilerimden bir tanesi “ öğretmenim, bu kırıklardan çok daha fazlası aşağıda deniz kıyısında var” dedi.

Kıyıya indiğimde çok geniş bir alanı kapsayan inanılmaz bir doğa ve tarih harikasıyla karşılaştığımı anladım. Kayalar denize doğru meyilli bir şekilde düzgün kesilmişti. Bu bir gemi kızağıydı. Gemiler tamamlandıktan sonra bu kızaklardan denize indirilirlerdi. Derinlik de buna müsaitti. Burası çok büyük bir Fenike Tersanesinden başka bir şey olamazdı. Etrafa baktığım zaman tahminlerimde yanılmadığımı anladım. Kayalara oyulmuş olan ve ilk bakışta mezar olduğu izlenimi veren çukurların içerisindeki kızıla dönmüş kaya izleri bu çukurların gemi yapımında kullanılan kerestelerin ısıtılarak esnetildikleri çukurlardı. Daha küçük olanlar ise reçine eritmek içindi. Ahşabı korumak, yapışmasını sağlamak ve geminin su geçirmesini önlemek için reçine sürülürdü. Biraz ileride gemi yapımında kullanılan demir ve bronz çiviler ile diğer metal halka ve aksamların hazırlandığı, geminin suda kalan alt kısmının korunmasında kullanılan kurşun levhaların hazırlandığı demir atölyesi bulgularımın en önemli halkasıydı. Deniz dalgalarının kaya oyuğu içerisine yarattığı basınçtan elde edilen doğal körükle demire şekil verecek yüksek ısıyı yakalamak için dahiyane bir buluştu. Basınç deliğinin hemen yanında kayaya yapışmış binlerce yıllık demir curufu hala daha zamana direniyordu.

Kızaklardan doğuya doğru yürüdükçe her taşın insan elinden çıktığı her halinden belliydi. 34 yıl önce gördüğüm kıyı boyu giden surları bu güne kadar görememiştim kumlardan dolayı. Ama bugün fotoğraf çekmek için gittiğimde şehir surlarının neredeyse tamamı ortadaydı. Tıpkı Engomi’deki büyük taş bloklar gibi kesilmiş taşlar iki sıra halinde yaklaşık bir metre kalınlığındaydı.Bu da bir zamanlar buranın kale surlarıyla korunduğunu bize göstermektedir. Seramik parçaları bu güne kadar hiçbir yerde görmediğim kadar çok ve çeşitliydi. Bu parçalar arasında Amathus, Arsione Marion seramiklerinden, Lapta-Lambusa amforaları ve adanın birçok yerinden getirilmiş  olması bu yerin önemini daha da artırmaktadır. Beyaz, siyah, kırmızı, yeşil olmak üzere 4 karakteristik Kıbrıs kilinden üretilen seramikler burada toplanmıştı adeta. Alagadi, sadece gemi üretiminin yapıldığı bir yer değildi. Antik çağ ithalat ve ihracat merkeziydi aynı zamanda. Yurt dışından gelen ürünler kıyı boyunca şehir devletlerine dağıtılırken, onlardan alınan ürünler yurt dışına götürülmek üzere burada depolanırdı.

Yamaca doğru tırmandıkça etrafa dağılmış seramik parçaları arasında dikkatimi çeken en ilginç küçük parça bicrome (iki renkli) tipik miken amfora parçasıydı. Ten rengi seramik parçası üzerinde kalın kırmızı ve siyaha dönen bir çizgi vardı. Bu da Alagadi’nin, Alashia olarak bilinen Enkomi harabeleri kadar eskiye dayandığını bizlere göstermektedir. Alashia’nın Enkomi olduğu neye dayandırılmıştı acaba? Veya Alagadi ismi hangi zamamandan günümüze gelmiştir? Alashia Alagadi olabilir mi? Bu çok iddialı bir tez ama üzerinde durulmaya değer bir bilimsel araştırma konusu olabilir diye düşünüyorum. O zaman Kıbrıs tarihinde bu güne kadar bildiklerimiz yeni baştan yazılabilir.

Ağırlıklı olarak Helenistik-Roma dönemine ait seramik parçalarının bulunduğu bu yerde tapınak olduğuna inandığım bir yer de bulunmaktadır. 34 yıl önce gördüğüm büyükçe süslü bir taş kemerin bugün yerinde yeller esiyordu. Ancak, burada büyükçe bir tapınağın varlığı kendini hissettirmektedir. Fenikeliler, kurdukları kolonilerde mutlaka dikdörtgen planlı tapınaklarını da yaparlardı.

Bu güne kadar Kaplumbağa Koruma Alanı olarak bilinen Alagadi’nin zengin tarihi geçmişine ait kimliği hiç ön plana çıkmadı. Hatta bu alanla ilgili bilimsel bir çalışma yapılmadığına da inanmaktayım.

Beşparmak köy yolu 1984 yılında henüz daha asfalt değildi. Anayoldan genelde yürüyerek çıkardım köye. İlk dikkatimi çeken yol kenarındaki kayaların oyularak su kanalı yapılmasıydı. Binlerce yıl önce açılan bu kanallar sayesinde Beşparmaklardaki pınarlardan akan suyun kıyıya kadar ulaşması sağlanıyordu. Yolun sağ tarafında kesme taştan küçük bir şapel bugün yerinde yoktur. Su kanalları da asfalt yapılırken yok edildi. Bu bölgedeki tarihin izleri bir bir silinmeye başladı. Beşparmak pınarı halen akmaya devam etmektedir. Ancak, köye yapılan su deposuna akan sudan köylüler yararlanmaktadır. Köylülerin ifadelerine göre bu pınar bir zamanlar o kadar çok akardı ki, taşan dopodan geriye kalanı antik su kanallarından kilometrelerce aşağıya kadar akardı. Ancak bugün suyun akışı azalmıştır.

Kimdi bu Fenikeliler? Fenikeliler Akdeniz’in doğu kıyı şeridinde yer alan, İsrail, Ürdün, Suriye ve Lübnan kıyılarını kapsayan coğrafyaya M.Ö. 3000 yıllarında yerleşen Sami ırkına bağlı bir halktı. Yaşadıkları coğrafyanın gerekliliği olarak denizcilik faaliyetlerinde bulunan Fenikeliler

kısa zamanda Antik dünyanın en iyi tüccarları olup ticari ağlarını Atlas okyanusu kıyılarına kadar

genişletip buralarda bir çok koloni kurarak kısa zamanda zenginleştiler. Antik dünyada gemi

yapımı için kullanılan Sedir ormanları gibi yerel zenginliklere sahip olmaları kısa sürede ticari

faaliyetlerini başlatmalarına neden olmuştur; Ayrıca ahşap, metal işlemeciliği gibi zanaatlarda da

çok başarılı olan Fenikeliler çeşitli uygarlıkların kesiştiği bir noktada bulunan coğrafi konumları

sayesinde bir çok ulusun yerel üretimlerini taklit etseler de bir çok kültürü içinde

barındırmalarından dolayı özgün bir sanata sahip oldular.

Doğu ile Batı Akdeniz arasında kültür taşımacılığı rolünü üstlenen Fenikeliler ilk harf

sistemi, cam üfleme sanatı, ilk notalama sistemi gibi yenilikleri antik dünyaya kazandırarak

kültür birikimine önemli katkılarda bulunmuşlardır.

Doğu ile batı arasında çok önemli bir konuma sahip olan Adamız da Fenikleilerin kurdukları koloniler sayesinde her alanda büyük gelişme göstermiş ve ticaretle birlikte üretim, refah ve kültürel gelişimine de büyük katkıları olmuştur. Özellikle bakır madeninin işlenmesi ve Akdeniz dünyasına ihracatı sonucu Kıbrıs, Akdeniz Ticaretinde söz sahibi sayılı ülkeler arasına girdi. Fenikeliler çağın bilinen standart ısı ve fırınlama tekniklerinin çok üzerinde yüksek ısıları elde edecek bilgi ve teknolojiye sahiptiler. Özellikle doğayı da kullanarak çok yüksek ısı elde etmeyi başardıklarından dolayı madencilik alanında çok mesafe kat etmişlerdir. Kıbrıs’ın her yanından aldıkları örnek malzemelere çok yüksek ısılar uygulayarak ticari emtia olarak kullanmakta ustaydılar. Özellikle hammaddenin bulunduğu bölgelere kurulan koloniler sayesinde üretimde çağın en parlak dönemine damgalarını vurdular. Kıbrıs’ta bakır, tunç, demir, altın, gümüş üretimi yanında, kil malzemelerinin en kalitelisini elde etmek için de birçok deneyler yapmışlar ve bir zamanlar Akdeniz dünyasında tercih edilen seramik kapların üretiminde kullanılan çok kaliteli kil üretimini gerçekleştirdiler. Roma dönemine kadar kullanılan bu kil daha sonra unutulmuş ve yerine bugün bildiğimiz standart Kıbrıs kiliyle üretime devam edilmiştir.

Trapeza ve Alagadi’ye ilk adımımı attığım 34 yıl önce, bugün yaptığım araştırmalarda, yazdığım onlarca yazıda ve ürettiğim eserlerde ilham kaynağı olabileceğini hiç düşünmemiştim. Hayatımın önemli bir dönüm noktasıydı kısacası ilk öğretmenliğim.

Alagadi Fenike Tersanesi konusunda çok daha uzun yazabilirdim. Ancak, şimdilik bu konuyu burada noktalıyorum. Umarım, bu yazımı okuyanlar Alagadi’yi ziyaret ettiklerinde sadece doğal güzelliği ve kaplumbağaları değil, bunlar yanında oranın tarihi geçmişini de soluyarak ziyaretlerini çok daha anlamlı hale getirirler.

 

Rauf Ersenal