Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Aksan ve bıyık

Çok merak ediyorum,

Türkiye Kurtuluş Savaşı dönemlerinde İstanbul’un işgali son bulmayıp,

Bu yedi tepeli şehir yabancılara kalsaydı,

Fethin kaçıncı yıldönümü kutlanacaktı?

Osmanlı aldı,

Osmanlı verdi,

O kalpaklılar gelip aldı…

İstanbul’un İstanbul olması o kalpaklılar yüzündendir…

İstanbul’da Ayasofya’nın dini ibadete açılması için binlerce yobaz ellerinde siyah bayraklar,

Hilafet isteyen gruplar,

Yedi tepeli şehre kara bulut gibi çöktüler…

İki tane sarıklı Çankaya’ya gitti diye,

Bir tane gerici grup tiyatro sergiledi diye,

Sincan’a tank çıkaranlar,

Sanki cumhuriyet ordusu değiller…

Bu satırlar Türkiye’de yazılsa darbeci damgası yer…

Hangi devrim silah gücü olmadan gerçekleşti bilemem…

Hoş, bu ordunun devrimleri de devrim değil.

Geldi mi,

Atatürk’le döver insanı.

Ona karşı sevgisi olanı da bezdirir,

Tutar Deniz Gezmişleri asar…

Bizim mahallede berber Hasan dayı vardı.

Altmış üç olayları yeni bitmişti.

Cemaat Türkiye’nin gelmesini bekliyor.

Ha şimdi gelecek, ha birazdan.

Fısıltı gazeteleri ortalığa her gün bir haberi salmakta.

O haberden biri olmalıydı,

Hasan dayı mahallede bir aşağı bir yukarı koşturarak,

“Beklediğimiz güneş doğdu, beklediğimiz güneş doğdu” şeklinde sevinç çığlıkları atıyordu anımsarım…

Gerçekten insanlar bir bekleyiş içerisindeydi.

Koşullar zordu.

Hatta o kadar zor ki,

Bir keresinde Mücahitlerin komutanı olan Kemal Şemiler,

Yapılan gizli bir toplantıda artık çarenin kalmadığını,

Rumların Lefkoşa’ya girmek üzere olduklarını belirterek,

Lefkoşa’yı yakma fikrini öne sürmüş…

Neyse ki bu fikir benimsenmemişti.

Kemal Şemiler nerden kestirebilirdi ki,

Gün gelecek millet barışa “evet” diyecek,

Tekrardan bileşmenin yolları aranacaktı…

O günlerin koşulları zordu elbet.

Kıbrıslı Türkler hak etmedikleri çok acıları yaşadılar…

O dönemlerde Türkiye’den gelen kimi komutanlar sevilir,

Kimileri sevilmezdi.

Alpay polis karakolunda hücresinde vurulduğunda,

Onu seven Mücahitlerin eli tetikteydi.

Bir kıvılcım, isyanın çıkmasına neden olabilirdi…

İnsanlara birbirilerini öldürmeyi de öğrettiler.

Yoksa bu aksanı bozuk ahaliye güvenmeyen birçok yetkili vardı…

74’te savaş çıktığında bir eski Mücahit Türkiye’den Kıbrıs’a gelmek ister.

Ne yapar eder çıkarma birliklerine ulaşır.

Kapı kapı dolaşır ve derdini anlatır.

Konuyu bir Albay’la konuşurken bir tepkiyle karşılaşır,

Albay ona,

-Biliyor musun şimdi içimden ne gelir? Kalkıp seni vurmak, der.

Mücahit anlayamaz bu tepkiyi, o devam eder:

-Sizin hanginizin Türk hanginizin Rum olduğu belli değil.

Ve sözlerini şöyle bitirir:

Farkınız yok, askerlerimizi Türkçe konuşarak öldürüyorlar orda, yaralıyorlar.”

Sonra gönlünü alır.

Mücahit’in konuşmasında Rum aksanı olup olmadığını yokluyormuş…

Şimdi İstanbul’un fethi vesile edilerek,

19 Mayıs’ı silen,

Kalpaklıların kurtuluş zaferlerini unutturmaya çalışan mollalar,

Sana mı güvenecek?

Bir kere aksanın bozuk;

Bıyığın da badem değil…