Geçen hafta Antalya’daydım. Öncelikle şunu söyleyeyim, Antalya gerçekten çağı yakalamış. Çok derli toplu ve modern kent olmuş. Tarihi doku, korunmaktan öte ön plana çıkarılmış. Yeniden restore edilen kaleiçi ve marina turistlerin en çok ilgi duydukları yerler olmuş.
Son zamanlarda adından çok söz edilen Akdeniz Üniversitesi şehir ile bütünleşmiş.
Ağaçlar mümkün olduğundan çok korunmuş. Şehrin hava almasını sağlayan geniş parklar oluşturulmuş. Akvarium, Mini City gibi, dünyada örneklerini sollayacak düzeyde eğlence ve dinleti mekanları oluşturulmuş. Büyük AVM’leri İstanbul’u aratmayacak kadar donanımlı yapılmış.
Ana caddeler geniş, kavşaklara kurulan çember ve üst geçitlerle trafik akışı sağlanmış. Konyaaltı’na kurulan raylı sistem bir yandan trafiği rahatlatırken bir yandan da nostaljik bir görüntü veriyor. Raylı sistem özellikle turistik şehir merkezine ulaşımda büyük kolaylık sağlar olmuş.
Zaten eskiden beri var olan müthiş güzel müzesi ve tarihi eserleri yanı sıra, yeni yapılan tatil köyleri ve otelleri ile adeta bir dünya şehri olmuş Antalya…
İşte kendimizi şehrin büyüsüne böylesine kaptırmışken, aklımıza yolda alışverişte, yemekte rastladığımız insanlara kime oy verdiniz diye sormak geldi birden. Genelde AKP’ye oy verenlere rastlamış olacağız. Bu durumda doğal olarak ikinci soruyu yönlendirdik söz konusu kişilere: “Neden?”
Cevaplar açık ve net… “Abi adamlar iş yapıyor. İşimiz kolaylaşıyor. Eve ekmek götürüyoruz, hastanelerde işimizi görüyoruz.” Hemen soruyoruz “Peki ya Youtube yasağı, ya Twitter?” sorumun cevabı da bir soru oluyor “Onların bana ne faydası var ki ?..” Ve en can alıcı soruyu soruyorum “Peki ya bu yolsuzluk iddiaları? Tapeler falan?.” Cevap bir o kadar düşündürücü geliyor bu kez “Abi, ben hayatım kolaylaştırıldı mı ona da bakarım. Adamların bana faydası oluyorsa kim takar tapeleri? Gerçekten yolsuzluk varsa da, varsın iş yaparken yesinler de. Yemeyip iş yapmayanlara yeğlerim böylesini.”
İşin ilginç tarafı, taksiciler, garsonlar, esnaf ağız birliği yapmışçasına aynı şeyleri söylüyorlardı. Tıpkı bir ay önce gittiğim İstanbul’dakiler gibi…
Anlayacağınız özelde Antalya’da, genelde Türkiye’de vatandaş işinin görülmesine, hayatının kolaylaştırılmasına bakıyor. Oy verirken ideoloji doktrin vs gibi kavramlar seçmenin büyük kısmını hiç ama hiç ilgilendirmiyor. Bu durum da muhalefetin ileri ki seçimlerde hamle yapabilmesi için strateji değişikliği yapması ciddi bir koşul olduğu ortaya çıkıyor. Yoksa bu şartlarda AKP’nin seçim kaybetmesi mucizelere kalmıştır. Artık iyice ortaya çıkmıştır ki Anti-AKP söylemleri ile seçim kazanılması mümkün değildir.
Anlayamadıklarım
Anlayamıyorum. Özelde APOEL taraftarlarının Türkiye Cumhuriyeti bayrağını, genelde ise bir spor müsabakası veya başka etkinlik sırasında fanatik grupların, bir başka devlet bayrağını yakmalarının nasıl bir ruh hastalığı olduğunu anlayamıyorum. Tıp dünyasının bu ruh hastalığını izah edene Nobel vereceğini umuyor ama bu yönde araştırma yapılmamasını da anlayamıyorum.
Tuhaftır bu hayat
Ne tuhaftır bu hayat?
Aynı odada iki insandık. İkimiz de kaygılı…
Kaygılarımız farklı yönlerdeydi, onda acı bende tatlı bir telaşe…
Onun amcası yoğun bakımda yatıyordu. Kafasına vurmuştu kafasızın biri ve beyin kanaması geçirtmişti adamcağıza. Yirmi gündür yoğun bakımdaydı ama gelen son haberler hiçte olumlu değildi. O da farkındaydı bunun. Amcası ölüyordu…
Benim çok sevdiğim yeğenim ise doğumhaneye alınmıştı. Akşamdan beri sıkıntılı bir bekleyiş vardı. Bir türlü doğuramıyordu. Onun telaşı düşmüştü yüreğime. Bir yanda arkadaşımın sıkıntısı bir yanda benim telaşım.
İkimiz de sessiz bekliyorduk her zaman birlikte oturduğumuz doktor odasında.
Sonra bir telefon çaldı. Elim hızla ahizeye kaydı. Aldım. Paralelden de arkadaşım aldı. Arayan yoğun bakımdı. “Maalesef ex” diyordu karşıdaki ses.
İşte tam da o anda girdi yanımıza ebe hemşire. “ Müjdemi isterim. Nur topu gibi bir oğlan yeğeniniz oldu” diyordu…
Ne tuhaftı bu hayat.
Bir yanda sona ererken, öte yanda yeni yeni başlıyordu.
İlahiyat veya izafiyet ne kadar da içli dışlı. “Hiçbir şey vardan yok olamaz, hiçbir şey yokken var olamaz…” Biri ölürken biri doğuyor, ya da doğarken biri, başka biri ölüyor.
































