Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Akıncı’nın zor görevi

AKINCI’NIN ZOR GÖREVİ! (MÜZAKERELER SONA MI YAKLAŞTI VE BAZI KUŞKULARIMIZ?)

Her zaman söylerim. Sn. Akıncı zor bir görev yüklendi. Bunu görüp kabul etmemek insafsızlık olur. Fakat dışındaki seslerin “hemen çözüm, ne pahasına olursa olsun çözüm” nakaratı haline gelmesini, ödenecek ve ödeyeceğimiz bedelin ne olduğunu bilmeden peşin bir teslimiyetçilik içine girilmesini, ayni sağduyu ile kabullenmek mümkün değildir! Hele Kıbrıs Türk halkını ileride Rum nüfus ve mülk çoğunluğu altında eritecek, tipik azınlık durumuna düşürecek bir siyasi kombinezonu “çözüm uğruna” sineye çekmek hiç mümkün değildir.

BUNA KARŞILIK: Sn. Akıncı müzakerelerin 1. Yılında sadece çözüm konusundaki umudunu tazelemekle kalmadı. İlk defa Anastasiadis’le çözüm konusunda zaman dilimini belirten bir ortak açıklamaya imza koyduklarını da açıkladı. 2016 yılını, çözüm hedefi olarak belirlediklerini söyledi. Yani o kadar yakın..

Ve bir kez daha hatırlattı: “Çözüm çerçevesi bellidir. İki kesimli, iki toplumlu, iki kurucu devletin siyasi eşitliğine dayalı bir çözüm modelidir arzu ettiğimiz” dedi… Ve ekledi:

“Eşitlik, özgürlük ve güveni temin edecek bir çözüm.”

Sonra çok önemli bir temennide bulundu: “Makul sayıda insanımız bulunacak çözüme inanmalı. (Evet demek için tabi.)

BU BİR ÇAĞRIDIR: Elbette Sn. Akıncı “nasıl olursa olsun yeter ki çözüm olsun” demiyor. Aksine öteden beri sloganlaştırdığımız “İki kesimli iki devletli, siyasi eşitlik” ilkelerinde bir çözümden söz ediyor.

İnsanın “bundan iyisi can sağlığı” diyesi geliyor. Geliyor da bu kadar kolay idiyse neden bugüne kadar Rum’u ikna edip sağlayamadık? Ve neden çözüme bu kadar yakın olmamızın talihi Eide ile Sn. Akıncı’ya nasip oldu? Ki siyasi sorun çözülsün olduğu gibi Eide ile Kıbrıs Türk ve Rum liderleri Nobel’li olurlar!

ANCAK: Güney’den işitilen seslerle medyasında ayazlanan haber ve açıklamaları dikkate almamak mümkün değildir. Mesela:  Çözüm nasıl olursa olsun AB müktesebatının tüm Kıbrıs’ı kapsayacak şekilde geçerli olacağını!

Mülk konusunda ilk hak sahibinin tapuyu elinde tutan Güney’deki Rumun  olacağını!

Güzelyurt’un behemehal iade edileceğini.

Annan planındaki kazanımlarının zaten otomatik olarak hakları olduğunu.

Türkiye’nin garantörlüğünü asla kabul etmeyeceklerini.

Yönetim ve güç paylaşımının (Kıbrıs cumhuriyetinden esinlenerek azınlık ve çoğunluk esasında oluşacağını…

Mali ve ekonomik konuların Güney’in inisiyatifinde olacağını!

UZATMAYA GEREK YOKTUR. Eğer “hayır bu kuşkular hayaldir” deniyorsa ki Sn. Akıncı “çözümle ilgili herkesin bir hayali vardır” diyor; yukarıda yazdıklarımızı “hayal” olarak kabul edin ve tam aksine Kuzey’in tek sınır taşına kadar elimizde kalacağını, nüfusumuzun “dörtte bir oranında sınırlanmayacağını” var sayın… Yanıldığımız için de günü geldiğinde yüzümüze tükürün!

NARENCİYE SORUNU: (42 YIL BU ALANDA DA BOŞUNA GEÇTİ!)

1974’den hemen sonra Maraş’ta 15 bin  Güzelyurt’ta yetmiş bin dönüm falan narenciye bahçesi vardı. Ben yıllarca 80 bin dönüm diye yazdımdı kimse düzeltmedi! Şu anda ve 42 yıl sonra Güzelyurt’ta sadece 35 bin dönüm narenciye bahçesi olduğu açıklanıyor!

Yani ne yaptık? 80 bin dönüm “sarı altını?” 35 bin dönüme indirdik! (Mağusa’dakiler suların tuzlanması nedeniyle zaten kuruyacaklardı, büyük miktarda yok edilip yerlerine seralar ve sebze bahçeleri kuruldu!)

Şimdilerde Üç Narenciye Birliğinin Başkanları ortak açıklama yapıyor ve narenciye üretimi yapan 2 bin 650 üreticinin 2015-2016 sezonunda bahçeleri için 80 milyon TL harcama yaptıklarını, ancak ellerine 49 milyon 455 bin TL geçtiğini yaklaşık 30 milyon TL zarar ettiklerini söylüyorlar! (Tabi bu üreticilerin kaçının gerçekten sadece narenciye üreticisi olduğunu bilmiyoruz! Hayvan besicilerini, Çiftçileri, balıkçıları bilmediğimiz gibi!)

ASIL VAHAMET: 1974’den hemen sonra Güzelyurt’a sırf Narenciye Bahçeleri nedeniyle üç dört kez gitmişliğim vardı. İlk öğrendiğim Güney’e göç eden Rum narenciyecilerinin üretimi artırmak ve bahçeleri daha verimli hale getirmek için 14 yıllık bilimsel çalışmaları olduğu, Barış Harekâtı ile birlikte o çalışmaların yitip gittiydi. Ki Narenciyeciler Birliği Başkanları ne diyorlar: “Dünyada dönüm başına narenciye üretimi 8 ile 12 ton iken bu miktar KKTC’de 4 tonun altındadır!

Aradan 42 yıl geçti! Daracık alandaki 80 bin dönümlük bahçeler 35 bin dönüme düştü! Buna karşılık 2 bin 650 üretici var ama verim sıfır!

Tabi hikmetimizden sual edilmez! Kurduğumuz hükümetleri batırdığımız için her yıl bir yeni seçim yapacak kadar demokratız ama her seçip iktidar yaptığımız hükümetle memleketi de batırdığımızı hâlâ göremedik!

DAHA VAHİM OLAY: Tarımdan ne kadar koptuğumuzun ispatıdır! Deniyor ki “2 bin 650 üreticinin yüzde 95’i 55 yaş üzerindeki insanlardır!” Artık kırsalda genç insanın kalmadığının en somut ispatıdır bu! Topraklar terk edildi! Yarın TC’nin suyu tarlalara bahçelere salındığında “su akar Türk bakar” olduğumuzu bir kez daha göreceğiz! Kısaca tarım’da a’dan z’ye reform gerekir.

KISACA TAKILDIĞIM. (ELAM’IN BAŞARISI!)

Güney’de seçimler oldu bitti. Rum halkı da bizim gibi “seçimlere ilgisiz!” Katılım 66.64 oldu!

Seçimin Kuzey’deki yansıması ise Yunanistan’da Altın Şafak ( Hrisi Avgi) olarak bilinen faşist siyasi partinin Güney’deki devamı olan ELAM partisinin barajı geçerek 2 milletvekili çıkarması oldu! Bazılarının buna fena halde canı sıkıldı! “Akel, Disi kayba uğrarken “ELAM da nereden çıktı” dendi?

Doğrusu ben bu şaşkınlığı anlıyorum: İki toplumlu etkinlikler, müzakerelere katkıda bulunmak amacında yakınlaşmalar ve AB’nin avroları ile sürdürülen kampanyalar demek ki ters tepti, ELAM’I sandıktan çıkardı! Dövünmeye gerek yok! O ELAM dediğiniz faşizm konusunda Güney’deki kilisenin eline su bile dökemez! Ki bizim din işleri görevlisi muhterem Atalay efendi Hrisostomos’u elinden tutup toplantılardan toplantılara taşıdığı için barış adına alkışlanırdı!