Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

AB’nin müzakerelere müdahil olma isteği

Haberlere göre AB Başkanı Jcunker adaya gelecek ve Avrupa Birliğinin de müzakerelere müdahil olması için temaslarda bulunacakmış.  İsteğin Anastasiadis’li Rum Yönetimden geldiğin varsayarsak ki öyledir, bu ziyarette  Türk tarafının itirazına karşın  her hangi bir mahzur yoktur diyoruz!  Çünkü: 
Eğer çözüm olursa  Türk ve Rum tarafları AB ile anavatanları  Yunanistan ve Türkiye’den daha  yoğun ilişkiler kuracaklar. Zaten uzun yıllardır  Kuzey Kıbrıs Türk halkı olarak gözlerimiz Türkiye’den çok AB’ye yöneliktir.  Nitekim Annan planında “evet”e  giden yollar yürünürken  “çocuklarımızın geleceği Avrupa Birliğindedir. Yarınları düşünürsek  “evet” deyip AB kapılarından geçmeliyiz” deniyordu.
Zaten bugün Kıbrıslı olup da cebinde AB pasaportu ile Güney Rum Yönetimi’nin Avrupa patentli kimliğini taşımayan yoktur…  Buna karşın ne AB pasaportları ne kimlikler KKTC’nin “Abat kararlarını” kıramamış mağduriyetini kaldıramamıştır!  Bu nedenlerden dolayı  çözüm olsa da üyesi olacağımız AB’nin Rum  etkisinden  kurtulup Türk tarafına eşitlikçi muamele yapacağından şüpheliyiz!
AB KIBRIS SORUNUNA MÜDAHİL  OLABİLİR Mİ? Tükürdüğümü yalamayacağım!    Yıllar öncesinde de  yazıyor ve  dünyada hiçbir  siyasi  sorunu çözme başarısı gösterememiş,  çözse de barışı sağlayamamış yapısallığı ile  BM’lerin Kıbrıs sorununu çözemeyeceğini iddia ediyordum!. Annan Planı’ndan bu yanadır hoşumuza gitmemiş olsa da AB’nin Kıbrıs sorununun direkt müdahillerinden olduğunu savunurum. Bu nedenle de  “dıştan kepçeleyip  müzakereleri olumsuz  etkilemesindense  masada sorumluluk yüklenmesinin  daha akıllıca olacağı inancındayım!  En azından gözlemci olarak. Ha, Rum’dan yana tavır mı koyar? Koyarsa “ak ile karayı” da  görürüz,  çözüm öncesi tezgâhları da! Kısaca   AB’yi dışlasak da içimizde ve hayatımızdadır. 
BM’NİN FONKSİYONU?  Artık kaç BM Genel Sekreteri kaç Kıbrıs Özel Temsilcisi eskittiğimizi sayamıyoruz! Sonuncusu “siyasi”  kimliğinden çok  “feylesofca”  düşünceleri ile öne çıkan Eide’dir. “İnanmakla çözümü”  yan yana koyuyor. Ve iddia ediyor:  “İnanırsanız çözersiniz.”
Ne var ki  bu telkinin sınıfta matematik problemi çözen öğrenci için çok geçerli  olsa da Kıbrıs gibi kendine özgü bir siyasi kanser vakasında işe yaracağını sanmıyorum… Nitekim Eide de korkuyor!  Korktuğu için de ne diyor? “Müzakerelerle ilgili detaylar açıklanmayacaktır!”  
NEDEN?  Çünkü o da biliyor ki   şeytan ayrıntılarda gizlidir! O şeytan da bizatihi müzakere masası etrafında oturanlardır! Ki aralarında ne kavgalar kopmakta, havalarda konfetiler gibi nice dosyalar,  kalemler kâğıtlar uçuşmakta,  çığlıklar ayyuka çıkmaktadır!  Eide korkmaz mı?  Öteye bile geçer! Kısaca BM’ler o kadar rahat değildir. Bari AB yedekte tutulsun.
     **********      

Bu memleket bizimse: (Hani sahipliği?)

Hiç düşünmez misiniz? Bu memleket bizim mi? Sormak bile abes! Çünkü  “bizim!” Pekala ama:  
Neden bizim olan  tırmandığımız dağlarımızı yontup, kazıp,  patlatıp eritiyoruz?       Neden ciğerlerimize çektiğimiz tertemiz havasını soluklamak varken ormanlarımızı yakıyoruz?    Neden üzerimize tapulu evlerimizi çarpık yapılaşmalarla çirkinleştiriyoruz!      Neden dünyanın en güzel sahillerine sahiplikte kirlilikler yaratıyoruz?         
Neden arabalarımıza, okullarımıza,  hastanelerimize,  devasa otellerimize, havaalanlarımıza limanlarımıza, yollarımıza üniversitelerimize karşın bu memlekete sahip çıkamıyoruz?
Neden anayasamıza, hükümetlerimize, meclisimize, kamu görevlilerimize, kurumlarımıza karşın kendimize devlet diyemiyoruz?           Neden bu memleket bizim olduğu halde  onu horluyor, tersliyor, derbeder perişan vaziyetlere sokup sonra da karşısına geçip bu nasıl memleket diyoruz! 
NE ZAMAN RUM TARAFINA GEÇSEM.  KKTC’ye döndüğümde hasta olurum! O bayındır tertemiz beldeden, pisleşmiş yöreye girerken aşağılık duygusu ile yüzüm kızarır! Başımı  önüme eğerim! Ve düşünürüm. Pis olmak, tertipsiz olmak kader mi? İlle de ayağımızın bastığı her yeri kirletmek zorunda mıyız? Ve ille de hak ararken hak mı yemeliyiz? Bunları düşünürken geçen haftaya baktım:
İŞTE GEÇEN HAFTA: “Tek Sosyal Güvenlik Sistemi”  hâlâ oturmamış. Hatta kadük hale gelmesi  için “göç yasası”  da denmiş, hakka adalete uymadığı iddialarına sarılmış. Oysa nasıl alkışladığımı hatırlarım yasalaşırken.  İlerici bir yasaydı. Tüm çalışanlar “sosyal adalet” içinde ücret paylaşımı ile yerlerini alacaklar,  ayni eşitlikçi sistemle primlerini  bir havuza akıtacaklar ve yasasına uygunluğunca  oradan çıkan  “sigorta paraları”  çalışanlara eşit olarak paylaştırılacaktı…
Olmadı!  Hükümet tasarruf yapacağım derken Tek Sosyal Güvenliği araç olarak kullandı işe yeni başlayan bir doktora bir öğretmene hem gülünç hem de asla mesleki kariyerine uygun olmayan ücreti layık gördü… Bu yasanın yansımaları da Kamu Görevlileri Yasasını etkiledi…
NİTEKİM:   Bir alkışı da Kamu Görevlileri Değişiklik Yasası için kopardaydık ya.  Geçen hafta ne kadar acele ettiğimizi anladık.  Hükümet kanadı yine yapacağını yapmış KKTC’nin malı olması gereken  bir yasayı kendi emrine amade bir mekanizma haline getirmişti! Ücretsiz tedavi hakkını kaldırmaktan tutun da ek mesailerde para yerine izin verilmesine,  Başbakanın veya Kaymakamlarla  Bakanların performans değerlendirmesi raporlarını kullanarak bir memuru eski maaşıyla eski yerine gönderebileceğine kadar… Yani Kamu Görevlileri Yasası da olmadı!
VE ÇİFTÇİLERİMİZ:  Artık memleketin olanca sektörleri yıl 365 gün hükümetle cebelleşiyorlar! Tek bir “amaç”  için:  “Para!  Nasıl olursa olsun! İster doğrudan destek olsun isterse mazot gübre parası olsun!  İster taban fiyat  olsun isterse kuraklık parası olsun!  Hükümet nerden bulursa bulsun, bulacağı parayı mesleki kesimlerin ceplerine koysun! Geçen hafta işte o para için Çiftçiler Lefkoşa’yı Hükümetin değil, Lefkoşalıların başına yıktılar!      **********
Kısaca takıldığım: (Hükümet çok iyi çalışmışsa!) 
Geçen hafta Sn. Yorgancıoğlu hükümetinin   görevi hitama ererken iki yıllık  Başbakanlık döneminin icraatlarını da sayıp  dökmüş ve iftiharla demiş ki  “Bütçe dengesi  kurduk, Meclis’i en çok biz çalıştırdık, Başbakanlık Denetleme Kurulu’nu ihdas ettik, Siyasi Partiler ve Aile Yasaları çıkardık,  projeler falan yaptık…
Güzel  de memleketin aynasına baktıkta vaziyetler öyle gözükmüyor. Nitekim “şaşırıyor da insan!”  Mesela parayı nerden buldunuz da bütçe dengesi kurdunuz? Meclisi çalıştırdınız da  neden çıkan yasalar baştan kara etti! Neden istikrarlı memlekette çiftçiler Lefkoşa’yı tsunami dalgası vurmuşa  çevirdi!  Neden Belediyeler batakta,  kentler dökülüyor? Ve neden CTP-DP koalisyonunda millet  bugüne kadar görülmedik en büyük borç batağına düştü?..